25.Bölüm

Alex’in Bordeaux’a gitmesiyle birlikte evde onun yokluğunu hisseden Vivienne, akşamüzeri Aida’yı aradı.

“Muhteşem evlilik teklifinden sonra çok mutlu olmalısın.” diyen kadının sesiyle şaşıran Vivienne;

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordu. Çünkü Eliza bile tam olarak bunu bilmiyordu.

“Tatlım, gözlerim gazeteleri okuyabilecek kadar görüyor.”

Vivienne Aida’nın esprili cevabı karşısında neşeyle güldü.

“Evet, çok mutluyum ve yaşadıklarıma hala inanamıyorum.”

“Bence inanmalısın, çünkü hak ettiğini yaşıyorsun.”

Magazinkolik Aida ile yaptığı keyifli sohbet sırasında, Aida Angeline’i özlediğinden bahsetti. “Peki, beni özlemedin mi,” diye sitem etti genç kız. Çünkü o da anne gibi gördüğü kadına karşı özlem duyuyordu.

“Tabii ki senide özledim tatlı cadım, hiç özlemez olur muyum?”

Alex’in şehir dışında olması nedeniyle, kendini yalnız hisseden Vivienne, bir süre düşündükten sonra;

“O zaman yarın ziyaretine geliriz. Hem Alex Marsilya’da olmadığı için o dönünceye kadar kendi evimde kalabilirim” dedi.

Böylece sürekli onu düşünerek mutsuz olmak yerine Aida ve Angeline ile zaman geçirebilirdi.

Aida ile görüştükten sonra Alex’i arayan Vivienne, ertesi gün evine gideceğini, o dönünceye kadarda orada kalmak istediğini söyledi. Son olaylardan sonra Alex bu duruma çok sıcak bakmasa da, yokluğunda Vivienne’in Aida’nın yanında daha mutlu olacağını bildiği için sessiz kalmak zorunda kaldı. Sonuçta Aida ona kendi kızı gibi sahip çıkıp, daima yanında olarak ne kadar değer verdiğini göstermişti.

☆☆☆☆☆

Yeni güne gördüğü kötü kabuslar nedeniyle huzursuz uyanan Alex, Burgonya’daki fabrikaya gitmek için otelden çıkış yaptı. Kendini bekleyen arabaya doğru yürürken Vivienne’in sesini duymak için onu aradı. Telefona; “Sevgilim” diye cevap veren genç kızın sesiyle o an huzur duydu. Ta ki Vivienne;

“Alex, az önce fabrikalar da meydana gelen yangınları haberlerden öğrendim. Bende tam seni aramak üzereydim. Neden bana söylemedin” diyene kadar. Aslında bunu tahmin etmeliydim diye geçirdi içinden ama iş işten geçmişti artık.

“Telaşlanmanı istemedim bebeğim, amacım senden gizlemek değildi.”

Vivienne ne kadar üzüldüğünü belirtirken, Alex onun sözünü kesti.

“Dün sabah itibari ile yeteri kadar kötü hissettim kendimi. Hadi bebeğim, bana daha normal ve güzel olan şeylerden bahset. Mesela, şuan ne yapıyorsun? Üzerinde ne var?”

Vivienne onun morale ihtiyacı olduğunu anlayıp, gülmeye çalıştı. Sonrada gülücüklerine birazcık yaramazlık ekledi.

“Şuan yatağımda çırılçıplak uzanmış seni düşünüyorum. Hatta düşünmekle de yetinmeyip seninle geçirdiğimiz zamanların hayaliyle kendime dokunuyorum.”

Alex yutkunarak; “Ciddi olamazsın, hadi beni görüntülü ara” dedi.

Vivienne içinden bu adam iflah olmaz dedi. Şu bulunduğu durumda bile, bunları düşünebildiğine göre, onunla işi gerçekten zordu. Hatta bazen sevdiği adama cinsel anlamda yetememekten korktuğu oluyordu.

“Tabii ki de ciddi değilim Alex. Angeline biraz huzursuz bu sabah, onu parka götürmek için hazırlıyordum. Biliyorsun dışarı çıkmayı seviyor.”

Onlar konuşurken konuşmalarını evin çalan zil sesi böldü.

“Sevgilim Aida geldi, ben seni sonra arasam.”

Alex; “Tamam ama bu şakalar konusunda anlaştığımızı sanıyordum” diyerek telefonu kapattı.

☆☆☆☆☆

Burgonya’ya gitmek için yola çıkmadan önce, yangında yaralanan güvenlik görevlisinin son durumunu öğrenmek isteyen Alex, Bordeaux’daki fabrikasının müdürüyle birlikte hastaneye gitti. Yaralının genel durumunun iyi olduğunu, ertesi gün taburcu olacağını öğrenince içi rahatladı. Patronu ziyaretine geldiği için kendini değerli hisseden güvenlik görevlisi ise, genç adama defalarca teşekkür etti. Alex; “Teşekkür etmene gerek yok. Hayatını riske atarak yangını önlemeye çalıştığın için asıl ben teşekkür ederim” dedi ve odadan çıkarken, müdürüne, güvenlik görevlisinin hesabına yüklüce bir miktar para transferi yapılması talimatını verdi.

Müdürle birlikte hastanenin bahçesine çıktıklarında, birkaç metre ileride bankta oturan genç bir kadın Alex’in dikkatini çekti. Kadın kucağında tuttuğu bir yaşlarındaki çocuğun saçlarını okşayıp, arada alnına öpücükler konduruyordu. Onları izlerken bir an gözlerinde Angeline ve Vivienne canlandı. Nasılda özlemişti küçük kadınını. Dayanamayıp iki saat önce konuştuğu Vivienne’i aradı. Telefon çalarken yanındaki müdürden müsaade isteyerek, çocuklu kadının yan tarafında bulunan boş banka oturdu.

Bu arada Vivienne’de bebek arabasıyla, evin önündeki caddede karşıdan karşıya geçmek için yeşil ışığın yanmasını bekliyordu. Caddenin boş olması nedeniyle, önce beklemeye gerek görmezken Alex’in aradığını görerek durdu. Telefonunun kulaklığını takarak cevap verdi.

“Ben de seni özledim”

Alex onun cevabıyla gülmeye başladı. “Ama daha seni özlediğimi söylememiştim ki.”

Vivienne yeşil ışığın yandığını fark edip, hareket ederken;

“Söylemene gerek yok ki, hissedebiliyorum.” dedi.

Fakat üzerine doğru hızla gelen araba yüzünden daha fazlasını söyleyecek fırsatı olmadı. Arabanın çarpmaması için korkup, bebek arabasıyla birlikte geriye doğru kaçmaya çalışırken, ayakkabısının topuğu takıldığı için olduğu yerden bir metre kadar gerileyebilmişti. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, Vivienne kaldırıma doğru düşerken dudaklarından tiz bir çığlık koptu.

“Aleeex!”

Kucağındaki Angeline ile yolun karşısında Vivienne’i bekleyen Aida, şahit olduğu kaza sonrası şoka girmiş, olduğu yerde kala kalmıştı. Bir an için bedeni gördüklerine tepki veremezken, iç sesi yalvararak dua ediyordu. Ne olur tanrım ona bir şey olmasın. Bir, birkaç metre ilerisine düşen bebek arabasına, birde karşı şeritte kaldırımda boylu boyunca yatan Vivienne’e baktı. Kazayı görenler olay yerine koşarken, o sadece karşı tarafa boş boş bakıyordu. Hiçbir şeyin farkında olmayan kucağındaki bebeğin ağlama sesiyle kendine gelen kadın, bir eliyle Angeline’i sarmış diğer eliyle de akan trafiği durdurmaya çalışarak karşıya geçmişti. O yolun diğer şeridine geçinceye kadar, hangi ara toplandıklarını anlamadığı insan grubunu aralayıp, Vivienne’e yaklaştı. Vivienne’in başının olduğu yerdeki kan birikintisini gördüğü an, korkudan az daha aklını kaybedecekti. Genç kız düşme anında, başını kaldırıma çarpıp çok ciddi darbe almıştı. Kalabalık içerisinde fark ettiği, karşı dairesinde kalan komşusuna aceleyle Angeline’i emanet edip, tekrar Vivienne’e yaklaştı. Hıçkırarak ağlarken; “Vivienne, tatlım aç gözlerini” dese de genç kız ne hareket etti nede ona cevap verebildi.

Alex ise kulaklarında çınlayan Vivienne’in çığlıyla çıldırmak üzereydi. Defalarca onu aramasına rağmen, telefonunun kapalı olması her geçen dakika içindeki korkuyu daha da büyüttü. Hastane bahçesinde ne yapacağını şaşırmışken, telefonuna rehberinde kayıtlı olmayan bir numara tarafından arama geldi. “Alo” diye cevap verdiği an ise Aida’nın ağlayan sesini duydu.

“Alex, çok kötü bir şey oldu, bir kaza. Biz hastaneye gidiyoruz” dedi ve olanları dili döndüğünce, yarım yamalak anlatmaya çalıştı. Çünkü zavallı kadın yaşadığı şoktan tam anlamıyla kurtulamamıştı.

Alex duyduklarıyla sanki çevresinde var olan her şeyin kendi etrafında döndüğünü hissetti. Kulaklarında oluşan uğuldama, hissettiği kaybetme korkusuyla bir an gözü karardı. Ama kendisini toplaması gerektiğinin bilinciyle, bir an önce Vivienne’in yanına gitmek için harekete geçti. Yakın saatlerde Marsilya’ya giden uçak seferi olmadığı için, fabrika müdürünün arabasıyla yola çıkarken dakikalar sanki saatler gibi geldi.

Beş saatlik yolu, aşırı sürat yaparak dört saatte tamamlayan Alex, Marsilya’ya ulaşınca doğruca hastaneye koştu. Yol boyunca sık sık Aida ile konuşarak Vivienne hakkında bilgi almaya çalışsa da, Aida tam olarak bir şey söylememişti. Onun sürekli, titrek ses tonuyla “o iyi olacak” demesinden sakladığı ciddi bir şeylerin olduğunu hissedebiliyordu. Hastaneye soluk soluğa giriş yaparak Vivienne’in bulunduğu odanın önüne geldiğinde, cam bölmeden gördüğü görüntüyle bir an için damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. İlk duyduğu andan itibaren kötü bir şey olduğunu hissetse de, bu kadar kötüsüne hazırlamamıştı kendini. Solunum cihazına bağlanan Vivienne’in bir kolundan kan veriliyordu, diğer kolunda ise serum vardı. Kapıldığı korku ve panikle odaya girmek isterken Aida ve yanlarına gelen hemşire onu durdurdu.

“Lütfen, yoğun bakım odasına giremezsiniz.”

Hayatının en büyük korkusuyla yüz yüze gelen Alex, ısrarları sonuç vermeyince Vivienne ile ilgilenen doktorun odasına gitti. Onu güler yüzle karşılayan ellili yaşlardaki doktora konuşmakta zorlanarak;

“Vivienne’in durumu, tam olarak nedir, bana açık olabilir misiniz” diye sordu.

Doktor, Alex’in yüzünün halinden, ne kadar kötü olduğunu anlayıp, oturması için koltuğu işaret etti.

“Hastanın yakını mısınız?”

Alex adamın sorusuyla başka bir gerçeğin daha farkına vardı. Sevdiği kadının sözde nişanlısı olsa da yasal olarak hiçbir bağları yoktu. Ama şimdi bunu düşünecek zaman değildi.

“Ben nişanlısıyım” diye cevap verdi.

Doktor dirseklerini masasına yerleştirip, birleştirdiği ellerini çenesinin altına koyarak Alex’in anlayabileceği şekilde açıklamaya başladı.

“Hasta, hastanemize geldiği zaman başına aldığı darbe yüzünden bilinci kapalıydı. Travmaya bağlı olarak, beyin dokusunda şişme olduğu için şuan antiödem tedavisi uyguluyoruz. Bu süreçte hastayı uyutarak takip etmemiz gerekiyor. Ödem artacak mı, hastanın tedaviye vereceği cevap ne olacak, bekleyip göreceğiz. Biz gerekli olan tüm müdahaleyi yaptık, gerisi hastanın yaşamla mücadelesine kaldı.”

Doktorun söyledikleriyle daha da kötü olan Alex küçücükte olsa bir umuda ihtiyaç duyarak;

“Ama iyileşecek, öyle değil mi? Onu ne zaman uyandıracaksınız”

“Bizde sizin gibi iyileşmesini umut ediyoruz. Bakın size açık olmak istiyorum, bu gibi durumlarda her zaman risk vardır, ödemin artması maalesef ölümle sonuçlanabiliyor. Ne zaman uyandıracağımıza gelince, bunu konuşmak için ya da karar vermek için daha çok erken. “

Alex duyduklarıyla nefessiz kalmış gibi gömleğinin yakasını çekiştirmeye başladı. Sanki boğuluyordu ve bedeni ruhuna dar gelir olmuştu. Doktora yalvaran, dolu dolu gözleriyle baktı.

“Onu görebilir miyim? Lütfen, kısacık bir an sadece.”

Genç adamın yüzüne yansıyan kederi gören doktor, onun haline üzüldü. Gerçekten seven bir adam bu şekilde dağılabilir diye düşündü. İşaret parmağını göstererek;

“Tamam, ama sadece bir dakika” dedi.

Alex kabul ettiğini göstermek için minnetle başını salladı. “Sadece bir dakika” diyerek doktorun söylediği cümleyi tekrarladı.

Kalbini saran derin sancıyla odadan çıkan Alex, bütün gücünün tükendiğini hissetti. Vivienne için elinden hiç bir şey gelmemesi, böyle eli kolu bağlı olmak ona göre değildi. Yaşam enerjisi, hayatına yıllar sonra gelen anlam, şuan üst kattaki odada dünyadan habersiz öylece yatıyordu. Çaresizlikle kasıp kavrulan ruhunda, daha önce hissetmediği bir sızı vardı. Avazı çıktığı kadar bağırmak, bir şeyleri kırıp dökmek, hatta ağlamak istiyordu ama yapamıyordu. Annesi gittikten sonrada çok büyük acılar çekmişti, ama bu seferki bambaşkaydı. Ölümün şakası yoktu ve ona uğramayacağını düşündüğü bir gün kapısını çalmıştı. Kendi kendine sürekli; güçlü olmalıyım, uyandığı zaman beni böyle görmemeli diyerek telkinde bulunsa da, onu kaybetmekten çok korkuyordu.

Yoğun bakıma girmeden önce toparlanmak için yüzünü yıkamaya ihtiyaç duyarak hastanenin tuvaletine gitti. İçerisi boştu. Elleriyle seramik lavabonun iki yanından tutup, aynaya baktığı an gözleri yanmaya, yaşlar yavaş yavaş süzülmeye başlamıştı bile. Bu sırada tuvaletlerden birisinin kapısı açıldı ve yaşlı bir adam çıktı. Onu gören Alex gözlerini silerken, tanımadığı adam yanına yaklaşıp teselli edercesine eliyle omuzuna vurdu ama hiçbir şey söylemeden gitti. Alex avuçlarına doldurduğu suyu yüzüne çarptıktan sonra musluğu kapatırken tekrar aynadaki yansımaya takıldı gözleri. Vivienne her zamanki duru güzelliğiyle ona gülümsüyordu. Bunun, aklının kendine oynadığı bir oyun olduğunu bilse de gerçek olduğuna inanmak istedi. Ona bakan Vivienne, gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıp açtıktan sonra “sonsuza dek seni diledim Alex” dedi. Görüntü o kadar gerçekti ki, ona dokunmak için elini aynaya uzattığı an Vivienne kayboldu. Vivienne ve işaretler diyerek saatlerdir sıkmaktan kasılan yüzü ilk defa acı acı gülümsedi. Ve Vivienne’in yaptığı gibi önce tanrıdan sevdiği kadını iyileştirmesini, ardından da bir işaret göndermesini diledi. Birkaç saniye beklese de hiçbir şey olmadı. Tamda hiçbir zaman tanrıyla aralarının iyi olmadığını düşünürken ışıklar söndü ve beş saniye sonra tekrar yandı. Bu bir işaret olabilir miydi?

Onbeş dakika sonra Vivienne’in bulunduğu odaya girerken, bütün vücudu kasılmıştı. Ona yaklaştığı her adımda nabzı daha da hızlanırken, göğsünde atan kalbinin sesini kendisi bile duyabiliyordu. O an bu yaşadıklarının, neredeyse her gece gördüğü o berbat kabuslardan birisi olmasını o kadar çok istedi ki. Ya da onun yerinde bu yatakta yatıyor olabilmeyi. Vivienne’in, her santimini ezberlediği solgun yüzüne bakarken gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Kendini ne kadar durdurmaya çalışsa da yapamıyordu, olmuyordu. Boğazından istem dışı çıkabilecek hıçkırıklara önlem olarak eliyle ağzını sıkıca kapattı. Sonra doktorun bir dakika verdiğini hatırlayarak kendini toparlamaya çalıştı. Gözlerini silip Vivienne’in alnına küçük bir öpücük bırakırken, boğuk çıkan çatallı sesiyle sevdiği kadına seslendi. “Bebeğim bak ben geldim, yanındayım. Biliyor musun, bu halinle bile harika görünüyorsun.” dedi ve kısacık bir an sustuktan sonra tekrar devam etti. “Burada olduğumu hissettiğini biliyorum. Hayatımı, ruhumu bu kadar kuşatmışken sen de bırakıp gitmeyeceksin değil mi? Lütfen bizim için savaş, sana ihtiyacım var biliyorsun.” dedi. O an, daha önce dile getirmeye fırsat bulamadığı, söyleyecek o kadar çok şeyi vardı ki, ama zaman yoktu. Cam bölmenin diğer tarafından zamanın dolduğunu işaret eden doktoru gördü. Tekrar sevdiği kadının yüzüne dönerek eğilip alnına son öpücüğünü kondurdu. “Lütfen benimle kal Mulier Mea, Seni seviyorum”

Yoğun bakım odasından tükenmiş olarak çıkan Alex, kafeteryaya giderek Aida’nın karşısına oturdu.

“Bu kaza nasıl oldu,” diye sordu.

Aida Alex’in sorduğu soruyla kaza anını hatırlayarak tekrar ağlamaya başladı.

“Birlikte parka gidecektik. Evden çıkarken Angeline bebek arabasında durmayınca, onu kucağıma aldım. Tam caddeye çıkmak üzereyken de, Vivienne biberonu evde unuttuğu için siz gidin ben geliyorum, diyerek tekrar eve döndü. Bende Angeline huzursuzlandığı için, onunla birlikte ağır ağır yürümeye devam ettim. Biz tam yolun karşısına geçtiğimiz sırada, arkamızdan gelen Vivienne kırmızı ışığa takıldı. Aslında trafik sakindi geçebilirdi ama trafik kuralları konusunda takıntılıdır biraz, belki fark etmişsindir. O ara telefonla konuşuyordu. Sonra yeşil ışığın yanmasıyla birlikte bize doğru yaklaşmaya başlarken, üzerine doğru hızla gelen bir araba gördüm. Kaçmaya çalıştı, bebek arabasını kurtaramasa da kendini kurtardı, fakat o panikle sırt üstü kaldırıma düştü. Eğer o an Angeline benim kucağımda değil de arabada olsaydı.. ” dedi ve bir süre sustu. “O an ölmüş olurdu.”

Duyduklarıyla birlikte öfkeyle ayağa kalkan Alex; “Bunu yapanı öldüreceğim” dedi.

Aida onu yatıştırmak için kolundan tutarak oturmasını istedi fakat Alex durdurulacak gibi değildi.

“Alex, sürücü kaçtı. Polis şimdi onu arıyor.”

Art arda gelen felaketler yüzünden iyice sarsılan Alex, polisle yaptığı telefon görüşmesinden, suçlunun arandığını, trafik kameralarından aracın kullandığı plakanın sahte olduğunu öğrendi. İşte o zaman aklına gelen, kabullenmek istemediği ihtimalle omuzları çöktü. Birisi, isteyerek sevdiği kadına zarar vermiş olabilirdi. Her ne kadar çevresinde düşman olarak kabul edebileceği kimse olmasa da, Vivienne ona göre daha masumdu. Yirmi yaşında, kimseyle işi olmayan bir kıza kim niye zarar vermek isterdi ki, bu olacak şey değildi. Geriye bir tek ihtimal kalmıştı, o da kendine düşmanlık eden biri. Fabrika yangınları ve bu kazanın sadece bir tesadüf olmadığından artık emindi. Ve bütün bu olanlara kim neden olduysa, er ya da geç hesabını fazlasıyla ödeyecekti.

Aida Angeline’i komşusuna bıraktığı için, akşam saatlerinde evine dönmek zorunda kaldı. Alex için bilinmezlere gebe uzun bir gece başlamıştı. Gece yarısı, yoğun bakım odasının önünde camdan Vivienne’i izlerken, aklına kısacık zamana sığdırdıkları yaşanmışlıkları geldi. Vivienne’in ilk zamanlar ki ürkek tavırlarını, ona ilk sahip olduğun da hissettiği heyecanı, lösemili çocuklar yararına düzenlen baloda herkesin ona nasıl hayranlıkla baktığını, üzerine giydiği mini elbisesiyle çalışma odasına geldiği gece, düşürdüğü elmayı yerden alma bahanesiyle önünde eğilip onu nasıl kışkırttığını, evlenme teklif ettiğinde gözlerinde gördüğü şaşkınlığı hatırladı. Kendi kendine gülümserken, aynı zamanda yüzündeki ıslaklığı hisseden Alex gözlerini sildi. Parmak uçlarını cama dokundurarak “Lütfen benden gitme” dedi. Sonra birden içeride bir hareketlenme oldu. Vivienne şiddetle titremeye, üzerine bağlı olan cihaz ötmeye başladı. Alex çaresizlik içinde panikleyerek “Doktor” diye bağırdı. Koşarak ona doğru gelen iki doktor ve hemşire hızla odaya girdiler. İçlerinden birisinin “Nöbet geçiriyor” dediğini duydu. Doktorlardan birisi ve hemşire Vivienne’i sabit tutmaya çalışırken, diğer doktor aceleyle iğne yaptı. Alex sağ eliyle kalbini tutup, sol eliyle ağzını kapatarak, gözyaşlarıyla içeride olanları izledi. “Ne olur gitme Mulier Mea!”

Yapılan müdahaleden sonra Vivienne tekrar normale dönmüştü. Fakat doktorunun odadan çıktığında yaptığı açıklama, hiçte iyi yönde değildi. “Bu nöbetler yüzünden beyin oksijensiz kalabileceği için hastada kalıcı hasarlar bırakabilir, beyin kısmi ölebilir” demişti. Sabaha kadar gözünü camdan ayırmayan Alex, sırtına dokunan elle arkasını döndü. Gelen Eliza’ydı.

“Durumu nasıl?”

Eliza’nın sorusuyla anında kızaran gözlerini silerek;

“İyi değil ” dedi ve kendini büyüten kadına sarıldı. “Ona bir şey olursa ben ölürüm.”

Eliza başını geri çekerek yüzüne baktı. “Vivienne iyi olacak, buna öncelikle senin inanman gerek Alex. O tanıdığım en güçlü kız” dedi. Ağlayan gözleriyle, gülümseyerek camdan içeriye baktı. “Hem de senin gibi bir adamı yola getirebilecek kadar güçlü bir kız.”

Eliza’nın sözleriyle az da olsa rahatlamıştı.

“Dünden beri bir şey yemedin değil mi? Hadi kafeteryaya gidip sana bir şeyler alalım” diyen kadına sert çıkışarak;

“Hayır olmaz! Ya ona bir şey olursa, burada kalmalıyım” dedi.

Bu arada arkasından Aida’nın sesi duyuldu. “O senin nişanlın olabilir, ama benimde kızım. Ben beklerim. Uyandığında seni böyle görmek isteyeceğini hiç sanmıyorum. Çok kötü görünüyorsun” dedi ve sıkmadan Alex’in kolunu tuttu. “Güçlü olmak için beslenmen gerekir.”

Aida ve Eliza’nın ısrarı üzerine kafeteryaya gitmek zorunda kalan Alex, kendisine atıştırmalık bir şeyler aldıktan sonra, Eliza ile birlikte masaya geçtiler. İki gündür yaşadıkları yüzünden iştahı tamamen kapandığı için, yeni çıkmakta olan sakallı yüzünü kaşıyarak, bir süre önündeki plastik tabakta duran soğuk sandviçe baktı. “Hadi Alex, sonsuza kadar aç kalamazsın” diyen Eliza’nın uyarısıyla isteksizce tabağına uzandı. Fakat bir ısırıktan fazlasını midesi almadı. Bu kadar acı çekerken nasıl beslenebilirdi ki. “Eliza, Vivienne iyileşecek değil mi” diye sordu.

Karşısındaki kişiden ümit verici sözler duymaya o kadar çok ihtiyacı vardı ki. Gözlerinin altı çökmüş, saçları darmadağın görünüyordu. Eliza Alex’in iki gün içerisinde beş yaş yaşlandığını düşünerek üzüldü. “İyileşecek Alex. Vivienne bu dünyada onsuz kalmana izin vermeyecek” dedi ve içinden dediklerinde haklı çıkmak için dua etti. Çünkü Vivienne’i kaybetmek Alex için gerçek anlamda yıkım olurdu. Ve bu sefer onu toparlamaya kimsenin gücü yetmezdi. Birkaç dakika sonra kalbinin sıkıştığını hisseden Alex’in içini kötü bir his kapladı. Aceleyle bir anda masadan kalktı. “Vivienne yalnız kaldı” diyerek hızla asansörlerin olduğu bölüme yöneldi. Yoğun bakım katında indikten sonra Eliza ile birlikte Vivienne’in kaldığı odanın önüne geldiklerinde Alex’in gözleri korkuyla irileşti. Gördüklerini algılamak istemeyen genç adam hızla odaya girdiği an dizlerinin bağları çözülmüş gibi yere yığıldı. Çünkü Vivienne’in yatağı boştu.

Önerilen makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

error: Content is protected !!