Site icon Aşkı Yazan Kadınlar

30. Bölüm

Merdivenlerden indiğimde Ayaz, avluda deyim yerindeyse volta atıyordu. Gömleğimin kollarını çekiştirirken merdivenlerin ucunda durdum.

“Bu telaşının manası umarım önemlidir, Ayaz.”

Sesimle irkilirken duraksadı. Ceketinin ilikli düğmesini telaşla kontrol edip, karşıma geldiğinde merakla yüzüne baktım.

“Hayırlı sabahlar, Ağam. Aşiret büyükleri çiftlik evde kahvaltıda sizi bekliyorlar.”

“Onları benim çağırdığımı biliyorsun. Telaşın bundan değil herhâlde,” dedim alayla gülümserken.

“Yok, Ağam! Şey… Kapıda…”

“Sabah şeriflerin hayır olsun, Savaş Ağa!” İşittiğim sesle bedenim dondu. Başımı hızlıca sesin geldiği yöne çevirdiğimde elinde bastonla bana bakan tanıdık yüzü buldum. Ferzan Ferman, konağımın kapısında bana bakıyordu.

***

Rojda…

Kapı ardına kadar açılıp, hızla duvara çarptığında yerimden sıçradım. Dakikalar önce odadan çıkan Savaş’ın geri geldiğini düşünüp heyecanla ardıma döndüm. Ama Savaş değildi. Halamı gördüğümde gülümsemeye çalıştım. Kendimi toparlayıp ayağa kalktığımda işittiğim sözler yüreğimi sızlattı.

“O adamla bu odada kalmanı istemiyorum!”

Saçlarımı omzumun arkasına ittim. “Hala…”

“Olmaz! O adam ateş… Sen ise barut…”

“Bunu dün gece de konuştuk. Ben bu evliliğe mecburum, hala. Sen istersen gidebilirsin.”

“Seni bırakıp hiçbir yere gitmeyeceğimi biliyorsun. Genco’ya gidip onunla tekrar konuşacağım,” dediğinde karşısına dikildim.

“Sen delirdin mi? O topraklara girmen yasak! Ölmek mi istiyorsun?”

“Günler önce oradaydım,” dedi gülümserken. Kırışıklıklarla dolu yüzü yaşına rağmen hâlâ güzeldi. “Amelya ile evleneceğini duyduğum vakit o konağa gittim.”

“Bana söylemedin!” dedim şaşkınlıkla dudaklarım aralanırken. “Genco’nun Amelya ile evleneceğini duydun ve bana söylemedin, hala! Ben aptal gibi Genco’nun yolladığı tek taşı takarken sen yaşanacakları biliyor muydun?” Aklıma gelenlerle alayla gülümsedim. “Tabii ya… O yüzüğü de Genco göndermedi, değil mi? Sen ayarladın! Yüzüğü sen yolladın! Onu beklememi söyleyen notu da sen yazdın! Sen benimle oyun oynadın!”

Sesim tüm konakta yankı bulsa da umurumda değildi. “Git… Genco’nun konağına git! Ama ben gelmiyorum! Burada kalacağım!”

“Rojda…”

“Sakın! Başka bir yalana ihtiyacım yok, hala! Seni daha fazla kırmamı istemiyorsan çık odamdan…”

“Odan öyle mi? Bu kadar kolay mı kabullendin? O adamı…”

“O adam benim kocam! Bana soyadını veren, bana sahip çıkan tek adam… Hayatımdaki tek gerçek bu belki de…” dedim bakışlarım boşluğa dalarken.

“Geleceğim. Sadece birkaç gün…”

Halamın yüzüne bakarken acı dolu bir ifadeyle gülümsedim. “İstediğin yere gidebilirsin, hala.”

Arkama döndüm. Daha fazla ne konuşmaya takatim vardı ne de karşımdaki kadının yüzüne bakmaya yetecek gücüm… Adım seslerinin ardından kapının sesini işittiğimde yatağa çöktüm.

Savaş…

Gördüğüm surete ve buradaki varlığına anlam veremiyordum. Endişeyle başımı merdivenlere çevirdim. Rojda’nın bu adamı görmesini istemiyordum.

“Neden buradasınız, Ferzan Ağa? İstediğinizi aldınız! Hâlâ neden çıkıyorsunuz karşıma?”

“Seni tebrik etmeye geldim. Karına da baş sağlığı dilemek istedim.” Bastonuna dayanan bedeni güçsüz olsa da yüzündeki gülümseme oldukça zinde görünmesini sağlayan bir maskeydi.

“Bunu söylemek için mi geldiniz?” dedim dişlerimi sıkarken. “Sözlerinizi çok önceleri duysam iyi niyetli olduğunuza inanabilirdim.”

“Birbirimizi çok yanlış tanıyoruz belki de… Şanslı bir adamsın. Hem sevdiğin kadına sahip oldun hem de koca Kurt Aşireti de senin oldu. Bu duruma ne denir? Bir düğün bir cenaze mi? İki taşla bir kuş mu?”

“İstediğiniz ne Ferzan Ağa? Bir leş kargası gibi pay mı istiyorsunuz?” Yukarıdan gelen Rojda’nın sesini işittiğimde kaşlarım endişeyle çatıldı.

“Hayır, istediğim tek bir hamleyle olacak şey değil. Bunun yeri olmadığını da biliyorum.” Bakışları, ardımda bir noktaya kilitlendiğinde hızla başımı çevirdim. Merdivenlerden inen Beyaz Hanım’ı gördüğümde şaşırdım.

“Gitsem iyi olacak. Yakında nasılsa görüşeceğiz, Savaş Ağa!”

Başımı çevirip yüzüne baktım. “Görüşmemizi gerektiren bir husus yok, Ferzan Ağa!”

“Şimdilik dediğin gibi olsun,” dedi gülümserken. Ardından yanımda duraksayan kadına bakıp başıyla selam verdi. Kapıdan yavaş adımlarla çıkarken Ayaz da uzaklaştı. Beyaz Hanım’a bakmadan konuştum.

“Sizi bu saatte ayakta tutan nedir, Beyaz Hanım?”

“Küçük bir seyahate çıkıyorum. Yeğenime ben gelene kadar iyi bak, Savaş Ağa. Saçının teline zarar gelirse…”

“Karıma nasıl davranacağımla ilgili sizden nasihat alacak değilim!” dedim dişlerimi sıkarken. “Torununuz Genco’ya siz mi haber verirsiniz ben mi?”

“Zaten onun yanına gidiyorum,” dediğinde yüzüne baktım. Alaylı gülümsemesini silmeden gözlerime baktı. “Onunla birlikte gelirim belki de. Kim bilir…”

Kapıya doğru yönelirken seslendim. “Amelya Uluhan’a tebriklerimi iletin! Yakın zamanda karımla ziyaretlerine gideceğiz!”

Başını çevirip sert bir ifadeyle yüzüme baktı. Ardından hızlı adımlarla avludan çıktı.

***

Gecenin karanlığı çöktüğünde nihayet konağa gelebilmiştim. Aşiret büyükleriyle yaptığım konuşmalar güç de olsa netice vermiş ve bu üzerimdeki yükü az da olsa kaldırmıştı. Rojda’yı ve onlara katılacak Kurt Aşireti’nin ileri gelenlerini kabulleneceklerdi. Odaya girdiğimde koca bir sessizlikle karşılaştım. Telaşla içeri girip etrafa baktığımda banyodan gelen su sesini işittim. Derin bir nefes alıp, korkuyla sıkışan kalbimi rahatlatmaya çalıştığımda ses kesildi. Geriye dönüp odadan çıkmak istesem de yapamadım. Önce kokusu geldi. Gül kokusu… Ardından Rojda geldi. Üzerinde küçük beyaz bir havlu vardı. Saçlarının karasını ve ıslaklığını havluyla kurulamaya çalışıyordu. Küçük yüzü üzgün görünüyordu. Beni fark etmesi saniyeler aldı. Ben ise bu sürede onu izlemenin keyfini yaşıyordum.

“Ah Savaş!”

Şaşkınlıkla yüzüme bakıyordu. Elindeki havluyu saçlarından çekip vücuduna sardığı havlunun göğüslerinin ortasında yaptığı küçük düğümü sıkıca kavradı. “Geldiğini bilmiyordum. Ben… Biraz rahatlarım diye…”

Telaşlı hâline ve kaçırdığı gözlerine şefkatle baktım. Onun burada, yanımda olduğu gerçeği kalbimde tatlı bir sızıya neden oluyordu. Usulca yaklaşıp, gözlerinin altındaki kızarıklığa dokunmak için çenesini kavrayıp başını kaldırdım. “Sen ağladın mı?”

Gülkurusu dudakları aralandı. Sıcak nefesi boynuma çarparken ben de derin bir soluk alma ihtiyacı hissettim.

“Hayır, yorgunum sadece.”

“Peki,” dedim çenesini bırakmadan, küçük bir hareketle okşarken. “Yarın İzmir’e gitmemiz gerekiyor.”

Sözlerimle çenesini tutan küçük eli, elimi kavradı. “Neden?”

“Halamla konuşmalıyım. Henüz bizden haberi yok.”

“Biz…” dedi fısıltıyla.

Artık o ve ben değil, biz vardık. Güzel yüzüne bakarken sorusunu duymazdan geldim. “Ertelediğim iki toplantım var. Onlara da katılmam gerekiyor.”

“Benim gelmem şart mı?” dedi yüzü asılırken.

Neden gelmek istemediğini anlayamamıştım. “Ben nereye sen oraya, Rojda. Burada seni tek başına bırakıp gidemem.”

“Halamın gittiğinden haberin var mı?” dedi bir adım geri çekilirken.

“Giderken karşılaştık.”

Başını salladı. “Ben… Ben gelmek istemiyorum, Savaş. Her yerde korumalar var zaten. Burada kalayım ne olur!”

“Neden gelmek istemediğini söyle,” dedim güzel yüzüne bakarken.

“Sevgilinin olduğu yere gidebilecek kadar rahat biri değilim ben. Her ne olursa olsun kâğıt üzerinde bile olsa senin karınım ve bu…”

“Sevgilim yok benim!” dedim tek bir nefeste. Söyleyeceği sözlerin yarım kalışı mıydı onu böyle şaşırtan yoksa sözlerim mi bilmiyordum. Ama o kadar tatlıydı ki hâli…

“Yalan söylemek zorunda değilsin. Ben, o kadını gazetede gördüm.”

“Gazetelerin her yazdığına inanmamayı öğrenmelisin, Rojda,” dedim aramızdaki mesafeyi kapatırken. Çıplak kollarına dokunup usulca okşadım. “Üşüdün. Hadi üzerini giyin.”

“Savaş…” dediğinde aralanan dudaklarına yavaşça dokundum.

“Şişt… Koca sözü dinle biraz.”

Sağ ayağını öfkeyle yere vurup kollarımın arasından sıyrıldı. Dolaba yöneldiğini gördüğümde ben de üzerimdeki ceketi çıkardım. Öylece yatağın üzerine uzanıp, gözlerimi kapatarak sağ kolumu siper ettim. Kısa bir süre sonra kokusunu yanımda duyumsadığımda, gözlerimi açmadan kolunu kavradım.

“Uyudun sandım…” dediğinde gözlerimi araladım. Nemli saçları sağ omzunun üzerinden dökülmüştü. Kutuya uzanıp ardımda duran komodinden aldım.  Avucumda sarıp doğruldum. Dizlerinin üzerinde otururken beni izliyordu. Elimi çıplak kolundan ayırdığımda kalın askılı geceliğini düzeltti. Kutuyu açtığımda gördüğü yüzükle elleriyle dudaklarına dokundu.

“Bana yüzük mü aldın?”

“Sen artık benim karımsın Rojda. Benim soyumun adını taşıyorsun. Tüm cihan bunu bilse de yeterli değil. Bu yüzüğü takmanı istiyorum. Ama istemezsen…”

O ihtimali düşünmek dahi canımı yakıyordu. Sessizliğiyle geri çekilecekken parmaklarıma dokunan ellerin varlığıyla şaşkınlıkla baktım yüzüne. Üzerinde kar taneleri şeklinde pırlantaların bezeli olduğu özel tasarım bir yüzüktü. Sade ve özensiz bir yüzükle onu kendime mühürleyemezdim. O an Rojda’yı konağımın avlusunda gördüğüm zamanı anımsadım. Genco’nun nişanlısı olduğunu öğrendiğimde ilk baktığım güzel parmakları olmuştu. Göremediğimde şaşırmış ve hiç tanımadığım o adamı aptallıkla suçlamıştım. Zira bu kadar güzel ve özel bir kadına bir yüzüğü esirgemiş olmasına anlam verememiştim. Onun yerine kendimi koymuş ve eğer benim kadınım olsaydı eşsiz bir yüzükle parmaklarını süsleyeceğimi hayal etmiştim. Şimdi uzak gelen o gündeki hislerim gerçek olmuştu. Parmaklarında layık olduğu gibi bana aitliğini vurgulayan eşsiz bir yüzük olacaktı.

Kutudan çıkardığım yüzüğü titreyen ellerimle parmağına takıp, bırakmadan izledim. Öyle yakışmıştı ki… Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda hayranlık dolu bir ifadeyle yüzüğü incelediğini gördüğümde gülümsedim. Ta ki ansızın kaşlarını çatarak yüzüme baktığı ana dek.

“Bu evlilik tek taraflı değil, Savaş Bey!” dediğinde şaşırdım.

“Ne?”

“Senin yüzüğün nerede diyorum?”

“Huysuz kadın!” dedim dudağımın kenarı kıvrılırken. Kutuyu uzattığımda sade ve beyaz altından olan yüzüğü çıkardı. Usulca kavradı parmakları. Parmağımdan geçirirken pembeleşen yanaklarıyla öyle güzel görünüyordu ki… Kokusu genzime dolarken ona dokunmamak için geri çekildim. Şaşkın bakışları arasında duşa gireceğimi söyleyen birkaç söz mırıldanıp banyoya yürüdüm.

Soğuyan suyun varlığı, oldukça uzun zamandır küvette olduğumun en belirgin göstergesiydi. Sağ elimi saçlarımdan geçirip başımı yasladım. İçeride beni bekleyen kadının varlığıyla çırpınan kalbimi sakinleştirmeye çalıştım sessizce.

Rojda’ya söylediğim gibi ortalık sakinleştiğinde öylece gitmesine izin veremezdim. O artık benimdi. Kâğıt üzerinde dahi olsa, bedeninde bana dair ufacık bir iz olmasa bile karımdı. Bu gerçeği sonsuza dek kimse değiştiremeyecekti. Aklıma gelen suretle kaşlarım öfkeyle çatıldı. Beyaz Hanım’ın hanemde olmayışı ve Rojda’dan uzak oluşu rahat bir nefes almama neden olsa da onun geri dönme ihtimali canımı sıkıyordu. Rojda’ya dair etkisini azaltmak için onu gözümün önünden ayırmayacaktım. Bunun için bana yardım edebilecek tek kişiyse canımın yarısı kardeşim Bevar’dı.

Küvetten çıkıp ıslak bedenimi kuruladım. Çamaşırımı giyip bir eşofman altı giydim. Üzerime bir şey giymeye gerek görmeden içeri girdim. Oradaydı. Yatağımda… Küçük bedeni örtünün altına gizlenmişti. Saklamayı başaramadığı tek şey her teline hasret olduğum gece karası saçlarıydı. Ardında kalan yastığıma dek savrulmuştu. Uyumuş olduğunu düşünerek sessizce yaklaştım. Örtüyü kaldırıp uzandım. Sırtüstü uzanıp bakışlarımı tavana diktim. Kıpırdamadığını hissettiğimde, ona doğru dönüp saçlarına dokundum. Gül kokusu buram buram genzime dolarken ilk kez yan yana uyuyacak olmanın heyecanı sardı benliğimi. Ellerim saçlarında gezinirken fısıltısını duydum.

“Neden İzmir’e gidiyoruz?”

“Tanışmanı istediğim biri var. Benim için önemli biri,” dediğimde yüzüme son bir kez bakıp tekrar yastığa bıraktı başını. Cevap vermeyişi şaşırtsa da ben de sessiz kalmayı tercih ettim. Kısa bir süre sonra derin soluklarını duyduğumda uyuduğunu anladım. Rahatlayarak belini sardım ve küçük bedenini kendime doğru çektim. Sıcaklığına kavuşup, sırtını göğsüme yasladığımda derin bir iç çektim. Yeri burasıymış, hep göğsümdeymiş gibi tamamlanmış hissediyordum. Başımı saçlarına gömüp derin derin soluduğumda kıpırdadı. Ve ben nefesimi tuttum o an. Bana doğru dönüp yüzünü boynuma yasladığında kalbim durdu sanki. Yüzüğümün takılı olduğu parmağı boynumdaki zinciri bulduğunda başımı eğdim. Hâlâ uyuyor olduğunu fark ettiğimde rahat bir nefes aldım. “Ah Rojda!” dedim narin bedenini sıkıca sararken. “Sen benim sonum olacaksın kadın…” Yara bere dolu kalbim, ilk kez huzurla kapanan gözlerimle gecenin karanlığına karışırken sabah işiteceğim sözler umurumda bile değildi.

Rojda…

Avuçlarımın altında hissettiğim sıcak bir tendi. Alnıma değen ılık bir nefes… Belimi aralıklarla okşayan parmaklar… Bir rüya mıydı hapsolduğum bu yer yoksa aklımın bir oyunu muydu bilemedim. Gözlerimi açmak için cesaretimi toplamaya çalışırken hayatımda ilk kez kendimi korkak hissediyordum. Her zaman tetikte olan bedenim, uyuşmuştu sanki. Sabaha kadar deliksiz bir uyku uyumuş olmamdı belki de nedeni. Babamı kaybettiğim o lanet geceden beri ilk kez dinlenmiş hissediyordum.

“Bu koku…” dedim dudaklarımdan titrek bir nefes kaybolurken. Kısa bir süre önce hayatıma sızmayı başarmış birine aitti. O adama, kocama… Kirpiklerimi araladığımda kalın perdelerin boşluğundan sızan ışıkla buluştum önce. Benim seçtiğim, odadaki eşyalara tezat bir zıtlık oluşturan yeşil tok kumaşlar güneşi engellemeyi başaramamıştı. Her bir köşesinde izi olan bu evi bilmeden kendim için hazırlamıştım. Kaderin bu cilveli oyununa gülümserken buldum kendimi. Böyle olacağını hiç düşünmemiştim. Kendimi Genco’nun karısı olmak için hazırlarken sadece birkaç haftadır tanıdığım bir adamın karısı olmuştum. Hayatım için yaptığım her plan, kurduğum her hayal bir duman misali gökyüzüne karışıp gitmişti. Şimdi elimde kalan koca bir boşluk vardı. Bir de babamdan kalan derin bir acı… Hayatımdaki tek varlığı toprağa vereli neredeyse on gün olacaktı. Ama acısı yüreğimde ilk an gibi tazecikti. Ve hep öyle olacağını biliyordum.

Başımı yavaşça kaldırdığımda gördüğüm yüzü izledim sessizce. İlk kez bu kadar yakınımda, soluğunu tenimde hissedecek kadar yakınımda görüyordum Savaş’ı. Bozguna uğrayan kalbimi zapt etmek istercesine nefesimi tuttum. Saçlarının karasına eş kaşlar, dik ve biçimli bir burun, yüzünde yer etmeye başlayan kısa da olsa belirginleşmeye başlayan sakallar, kalın ve göz alıcı dudaklar… Bir sanatçının elinden çıkmış gibiydi adamın yüz hatları. Sert, belirgin ve insanın gördüğü anda nefes alma ihtiyacı hissedecek kadar mükemmeldi. Güzeldi adam… Çok güzeldi. Bu düşünceyle alayla kıvrıldı dudaklarım. Alnına düşen saçlara dokunmak isteyen elimi kıpırdattım. Usulca uzanıp bir tutamına dokunmak istedim. Yumuşaklığını hissetmek ve parmaklarımın tanımasına izin vermek istedim. Ama yapamadım. Uyanacağını bildiğim için vazgeçtim.

Ansızın yüzüne vuran gün ışığı gözlerimi kamaştırdı. Savaş… Soyadını aldığım ve benim kocam olmak için konağıma gelen bu adam… Şimdi beni kollarında saran, inkâr edemeyeceğim kadar yakışıklı olan adam… Yaşadığım anlar bir bir gözlerimin önünden geçerken Savaş’ın kıpırdanışıyla kalkıp dolaba yöneldim. Madem beni İzmir’e götürmeye hevesliydi, kalkıp hazırlanmaya başlasam iyi ederdim. Zira yolunu gözleyen “sevgilisi” vardı.

Savaş…

Kapanan kapıyla sıçrayarak uyandım. Konakta, yeni odamda olduğumu fark ettiğimde yanıma döndüm hemen. Yoktu. Yastığında saçları, yanımda küçük bedeni yoktu.

“Olamaz!” dedim sayıklar gibi. Rüya olamazdı. Yaşananlar, Kurt konağına gidişim, onun soyadımı alması, karım olması, benimle buraya gelmesi… “Olamaz!” Yapamazdım. Bu noktadan sonra başladığım noktaya dönemezdim. Onun orada, hâlâ Genco’nun nişanlısı olduğu gerçeğiyle nefes alamazdım.

Duyduğum su sesiyle sıçradım. Bakışlarım banyoyu bulurken ellerim boynumdaki zincire gitti. Annemin yüzüğünün yanında alyansı gördüğümde ciğerlerimi yakan derin bir nefes aldım. Buradaydı, yanımdaydı. Benimdi, benim karımdı. Bedenimi yatağa bırakırken şükrettim. Saniyeler önce kafayı yeme noktasına gelen sanki ben değilmişim gibi gülümsüyordum. Kesilen su sesini işittiğimde hemen doğruldum. Onu görmeliydim. Küçük, güzel yüzünü görmeli ve gece boyu soluduğum kokusunu armağan etmeliydim ruhuma. Banyoya doğru adımlarken endişeyle duraksadım. Beklemeliydim. Oraya girip onu çıplak hâlde görmeye dayanamazdım. Geri adım atarken aralanan kapının ardından onu gördüm. Islak saçları omzunun ardından dökülürken üzerindeki elbisenin eteğini düzeltiyordu.

Beyaz, uzun elbisesinin beline yerleştirdiği gri, parlak kemer ve makyajsız yüzüyle öyle güzeldi ki… Beni gördüğünde şaşırsa da kendisini çabucak toparladı. “Ben hazırım. Ne zaman çıkıyoruz?”

Duvardaki saate baktım. “Bir saate yat hazırlanmış olur.”

“Yat mı?”

“Evet, güzelim. Yatla İzmir’e geçeceğiz. İskenderun Limanı’nda bizi bekliyor olacak,” dedim tepeden tırnağa onu süzmeye devam ederken.

“Savaş?” dedi kollarını göğsünde bağlarken.

“Efendim?”

“Bana güzelim deme!”

“Ne dememi istersin, sevgili karıcığım?” dedim başımı sağa eğip, güzel yüzüne gülümseyerek bakarken.

Şaşkınlıkla aralanan dudakları bir söz ararken bakışları boynumdaki zincire kaydı. Ardından tekrar yüzüme bakıp omzunu silkti. “Hiçbir şey deme!”

Topuklarını yere vura vura odadan çıkarken, saçlarını savurup kapıyı kapattı. Oldukça büyük bir ses konakta yankılanırken seslendim. “Kapıların sağlamlığını test ediyorsan çam ağacından yapıldılar, güzelim! Bunu en iyi sen biliyorsun!”

“Senin gibi odunlar işte!” Sözlerini işittiğimde bir kahkaha savruldu dudaklarımdan. Gün işte şimdi başlamıştı benim için.

Avludaki masaya yerleşmiş, çayını yudumlarken bir yandan da gazete okuyordu. Hep buradaymış, buraya aitmiş gibiydi. Eşsiz bir tablodan farksız olan görüntüsü ve kalbimi yakıp kavuran bedenini izlerken merdivenden indim.

“Günaydın efendim!”

Hizmetlinin sözleriyle başımla selamlayıp yerime oturdum. Kahvaltılıklardan sadece sert beyaz peynir ve birkaç zeytin alırken uzun zamandır ilk kez kendimi aç hissediyordum.

“Seni yazmışlar,” dediğinde çatalımı bırakıp uzattığı gazeteyi aldım.

“Magazin kulislerinde, dün geceden itibaren ünlü armatör Savaş Kahraman’ın gizemli ve yabancı bir kadınla evlendiği konuşuluyor. ‘Yılın Tasarımcısı’ ödülünü almaya gelmeyen Savaş Bey’in balayında olduğu söyleniyor. Birçok kadının kalbi şimdiden bu haberle kırılmış durumda.”

Nasıl öğrendiklerini anlayamasam da canımı sıkmıştı. Halamın görmemiş olmasını umut ederek telefonumu kontrol ettim. Aramamıştı. Avluya gelen Ayaz’ın sesiyle ardıma döndüm.

“Ağam, araç hazır. Limanda sizi bekliyor olacaklar. İzmir’e de haber gönderildi. Otel toplantılarınız için Bade Hanım ve şirketteki asistanınız Ayla Hanım toplantı saatlerinizi haber verecek.”

“Tamam, Ayaz.” Rojda, duyduğu isimle irkilmişti. “Rojda?” dediğimde hemen yerinden kalktı. Yüzüme bakmadan, küçük el çantasını kavrayıp kapıya yöneldi.

“Eşyaların nerede?”

“Elimde,” dedi zarf şeklinde çantasını gösterirken.

“Ya kıyafetlerinin olduğu çanta?” dediğimde alaylı bir ifadeyle gülümsedi.

“Vazgeçtim. Az önce, İzmir’de sen çalışırken alışveriş yapmaya karar verdim.”

“Öyle mi?” dedim gülmemek için kendimi tutarken. “Bu ani kararını neye borçluyuz, sevgili karım?”

Omzunu silkip, “Canım öyle istedi,” dedi şımarık bir edayla. Birkaç adım yürüyüp arkasına tekrar döndü. “Merak etme sevgili kocacığım, yeterince param var. Alışveriş faturalarımı kendim ödeyebilirim.”

Cevap dahi veremeden, arabaya bindiğinde, pes ederek ellerimi kaldırdım. Ta ki söylediği söz zihnimde yer edene kadar. “Kocacığım mı dedi o bana?”

Exit mobile version