Site icon Aşkı Yazan Kadınlar

29.Ölüm Çok Soğuk

Göğsünde yatan küçük kızla gecenin en derin uykusunun içindeydi. Alt kattaki apliklerin ışıkları asma kata olabildiğince ışık veriyordu. Kendini o derin uykunun kollarından başucunda titreyen telefonunu çıkarttı. Yarı uykulu bir hâlde uzandı, Reis yazısını gördüğünde başı yastığa sessiz bir inlemeyle döküldü. Yanındaki Peri’ye bakıp yataktan kalktı. Aşağı inerken telefonu açtı.

“Vedat, uyu…”

“Efşan, sus!”

Vedat’ın sesi normalin çok üzerinde hatta hiç duymadığı bir tondaydı. Korkmuş, aceleci ve taş kadar sert. Son basamağı inip halıya bastı. “Ne oldu?” Saçlarını geriye itip öylece durdu.

“Efşan ben geldim. Eve geliyorum. Gelince anlatacağım. Siz iyi misiniz? Evdekileri arıyorum ama kimse açmıyor. Arif’e ulaştım.”

Soru sorsa cevabını alamayacak gibiydi. “Uyuyorlardır. Biz iyiyiz hatta ben de uyuyordum. Tamam gel bekliyorum.”

Vedat bir şeyler söylemek istercesine bekledi ama telefonu kapattı. Üst kata çıkıp yatağına oturdu, telefonu avucuna vuruyor ve boşluğa bakıyordu. Ne olmuş olabileceğini düşünüyordu.

“Teyze,” diye mırıldanan Peri’ye dönerken gülümsedi. “Efendim bebeğim.”

Küçük kız yatağın içinde kıpırdayıp mırıldandı. “Su verir misin?”

Odada su olup olmadığını düşündü. “Sen kalkma ben getireceğim.” Peri susamış hâlde uykuya tekrar teslim olurken Efşan giyinme odasından bir hırka aldı. Alt kata inip odadan çıktı. Sağına ve soluna bakındı. Aplikler yanıyordu, her zamanki kadar sessizdi ev. Uzun koridoru aşarak mutfağa saptı. Mutfağın ışıklarını yakıp bir sürahi aldı, doldurup bardak dolabını açıp bardak aldı. Çıkarken bahçedeki hareketlilik dikkatini çekti. Normalinden fazla adam vardı. Elindekileri bırakıp sürgülü kapıyı araladı.

“Arif?” dediğinde koşar adımlarla gelen adamın yüzündeki karışıklığı izledi. “Ne oluyor?”

“Bilmiyoruz yenge, Reis kuş uçmasın dedi.”

Başını anladığını belirtircesine sallayıp, “Tamam,” dedi. İçeri geçip kapıyı kapattı. Suyu alıp ışıkları kapattı. Uzun koridorları tekrar aşmaya başladı.

Evin içinde hareket eden sadece kendisi vardı. Bu çok barizdi. Durdu. Hissettiği bir hareket veya bir gölge her neyse… Kalbi deli gibi atmaya başladı. Kuruntu yapıyordu, hayır Efşan kuruntu yapmazdı. İki cesetle bir gece bir evin içinde yaşamış bir kadındı ve ölüm sessizliğini tanırdı. Bardak olan eli ve kolunu kaldırıp saate bakıyormuş gibi yaptı. Hemen indirip öne doğru hızlı adımlar attı. Dönebilirdi, Arif’e hissettiklerini söyleyebilirdi. ‘Peri!’ dedi içinden. Adımlarını hızlandırıp koridoru aşıp odasına girdi. Suyu elinden bırakıp kapıyı kilitledi. Hemen kapının yanında duran apliğe elini bastırıp kırmızı ışığı bekledi. Işık yanar yanmaz aplik düşercesine öne düştü ve içinde ona küçük bir tabanca sundu. Silahı alıp mermiyi ucuna sürdü. Apliği kaldırıp yerine taktı. Bakışları asma katın ahşap parmaklıklarına döndü. Odaya üstten bakan yatak odasına yürüdü. Elinde silahla üst kata çıkarken sessiz ama hızlıydı.

“Hoş geldin, Gülefşan.”

Merdivenlerin en tepesinde ayakları olduğu yere çivilendi. Gözleri hiddetle aralanırken silah elinde abisine ve yeğenine bakıyordu. Cengiz’in pis elleri Peri’nin ağzındaydı ve küçük kızın gözleri korkuyla açılmıştı. Gözlerinden sessiz yaşlar dökülüyordu, çırpınıyordu ama bir yetişkine gücü asla yetmeyecekti.

“Bırak onu!” Silahını kaldırıp diğer eliyle eline destek verdi tam başına isabet aldı. Ama Cengiz, Efşan’ın görmediği silahını Peri’nin başına dayayıp çekti. Elini havada savururcasına tutuyordu silahı, o kadar emindi ki ikisini de öldüreceğinden, gerisini pek umursuyor gibi durmuyordu.

“Bu piçi mi? İkinizi de burada öldüreceğim ve sonra elimi kolumu sallayarak çıkıp gideceğim.”

“Bırak!” dedi yüksek sesle. Silahı hâlâ abisine dönüktü. “Buradan sağ çıkamazsın. Seni öldürmek istemiyorum ama gerekirse yaparım.”

“Sen her zaman cesurdun, kardeşim. Zaten bizim sorunumuz hep fazla cesur olmamızdı. Gülperi de cesurdu, sende. Ben kız kardeşime yapmışsam sende bana yapabilecek kadar cesursun. Ama bu piç ölecek, sende.”

“Bana kardeşim deme! Ablam çok cesurdu ve sen… Bir korkaksın. Kız kardeşlerine sahip çıkamayan bir korkaktan başka bir şey değilsin. Şimdi de bir çocuktan yararlanıyorsun. Bırak onu Cengiz yoksa kafanı tek kurşunla uçururum.”

Peri bir kez daha çırpındı, kapalı ağzından korkunç mırıltılar dökülüyordu. Efşan’ın damarlarındaki kan çekiliyordu ve yerine Cengiz’e acımayacak olan duygular dökülüyordu.

“İçerden nasıl çıktın?”

“Vedat Çelebi sağ olsun.”

Efşan’ın gözlerinden belli belirsiz bir ürperti gelip geçti. “Yalan söylüyorsun.”

“Hayır, yanında da Vural denen adam vardı. Seni ortadan kaldırmam için yaptılar sanırım. Bilemiyorum.” Yüzünde sinsi bir gülüşle konuşan Cengiz, kardeşinin karışmış bakışlarını izledi. “Çok kirli adamlar, neler yapacakları belli olmuyor.”

“Kimse senin kadar kirli olamaz. Yapmışlarsa bile beni korumak içindir, sana inanmaktansa seni öldürmeyi tercih ederim.”

Cengiz dişlerini sıkıp avucuyla ağzını kapattığı kızı sarstı. “İster inan ister inanma.”

“Eve nasıl girdin?” Silahı Cengiz’e çeviriliydi ve bir an bile kıpırdamıyordu.

“Ne önemi var ki? Bir hayır sever çıkartıp beni eve soktu. Sanırım Vedat’tan alacağı bir intikam vardı. Beni kullanmak istedi, izin verdim.”

Efşan aklından geçen düşüncelerin altında eziliyordu. Eve onu sokacak çok fazla insan vardı. Çok, çok fazlaydı.

“Sizin yüzünüzden katil oldum. İkiniz de birer sürtüksünüz. Bu piç de annesinin izinden gidecek. Şereften yoksun yaşayacak, sen de bir adamın metresi oldun, senin sonunda ablan gibi olacak.”

“Ne olacağım seni ilgilendirmez ama ben evli bir kadınım. Ablam da evliydi. Senden nefret ediyorum, Cengiz.” Silahının ucunu kaydırıp abisinin omuzuna isabet alıp tetiğe bastı. Kurşun sesi odadan evin dışına taşmıştı.

Silahı tutan kolu arkaya doğru savrulunca hızlı iki adımla, çıplak ayağıyla kurşun sıktığı yere tekme atıp Peri’yi kolundan sertçe tutup çekti. “Teyze!” diyen ama aslında çığlık atan sesi bir gün belki unuturdu Efşan çünkü yüreğinin en ücra köşesine oturmuştu. Cengiz acıyla yataktan yere düştü. Efşan, Cengiz’in yere düşen silahını ayağıyla yatağın altına sürüdü.

“Peri, git!” diye bağırdı. Silahı Cengiz’e çevriliydi. Odanın kapısı yumruklanıyordu, Ozan ve Okan’ın sesini duyuyordu Efşan. Kapıyı kırmaları imkânsıza yakındı. Odaların kapıları yarı demir kaplıydı.

“Teyze,” diyerek bacaklarına sarıldı Peri. Efşan acıyla kıvranan ama doğrulan Cengiz’e bakıyordu. Dönüp, bir elinde sıcacık silahla Peri’yi omuzlarından tuttu. “Tamam, gel,” dedi ve küçük kızı kucağına alıp basamakları hızla inmeye başladı. Peri, can simidine sarılırcasına teyzesinin boynuna sıkıca yapışmış, başını da boynuna gömmüştü. Kapının kilidini çevirip açtığında Okan, Ozan ailenin kalan üyelerine bakmadan Peri’yi Okan’ın kucağına verdi.

İçeri girmek isteyenleri durdurdu. Kapının önüne kendini set yaptığında Ozan’ın, “Efşan neler oluyor?” sorunu karşılıksız bıraktı. “Bu odaya kimse girmeyecek!”

“Efşan!” dedi kayınpederi.

“Baba! Gidin! Evin içinde başka biri olabilir. Abim içeride! Vurdum onu. Evi arayın!” Kimseye fırsat vermeden kapıyı sertçe çarpıp kilidi çevirdi. Kapı anında yumruklanmıştı ama onun bakışları balkonunu gördüğü yatak odasıydı. Elindeki silahı kavrayıp gözlerini kısarak üst kata çıktı. 

Cengiz’e döndü Efşan. Silahını elinde, yanına vardığı Cengiz’e yakın olan yatağın ucuna oturdu. “Sen ne biçim abisin! Abi dediğin kardeşlerine sahip çıkmaz mı?”

Eli omuzuna giden Cengiz nefesini zor alıyordu. “Hepinizin Allah belasını versin.” Doğrulmaya çalışınca ayağıyla yaralı olmayan omuzuna basıp tekrar yere sabitledi Efşan. Vedat’ın sesini duyuyordu, Efşan, diye bağırıyordu. Sesi uzaktan geliyordu ama Efşan onu duyuyordu. Yine de kımıldamadı.

“Annem seni doğuracağına ölseymiş. İnsanlar bize kötülük yaptı ama en büyük kötülüğü sen yaptın. Hayırsız bir evlâttın, hâlâ da öylesin. Babam annemi gecelerce döverken sen neredeydin? Annemi korumak için araya girdiğimde dayak yiyen beni ve annemi koruman gerekirken… Neredeydin?”

“Yüzümüze kara çaldınız sürtükler! Sizin yüzünüzden bu hâle geldik.”

Dişlerini sıkıp yerde yatana bakıyordu ki delice bir kuvvetle Cengiz’in saçlarına yapışıp doğrulttu. “Sen benim ablamı öldürdün! Benim canımı aldın, annemle babam bile senin yüzünden öldü.”

Cengiz doğrulmanın verdiği güçle Efşan’a hamle yapmak istedi ama Efşan buna izin vermedi. Arkasına dolanıp elini yumruk yaptı. Tam kurşun sıktığı yere indirdi yumruğunu. Acı, çok acı bir feryat döküldü Cengiz’den. Ağzı havaya açılmıştı, nefes almaya çalışıyordu.

“Nasıl yaptın? O bıçağı nasıl sapladın ablama?” Arkasında duruyor, bir eli hâlâ abisinin saçlarını sıkıca tutuyordu.

“Çok kolay oldu, yapmam gerekeni yaptım. Namusunu temizledim. Seni de öldürmeden gidersem bu dünyadan, gözüm açık kalacak.”

“Sen insan değilsin! Sen bu dünyaya fazlasın, hep dua ettim. Ecelin benim elimden olmasın dedim ama bazı dualar kabul olmuyorsa Allah’ın bir bildiği vardır.” Bir eli abisinin çenesini kavradı, diğer eli şakağında.

Vedat kapıyı yıkmaya çalışıyordu, sesi evin temelini sarsıyordu. Efşan sesin içinde nasıl korkular gezindiğini bir bir hissediyordu. Aldırmadı.

“Babam, annemi vurdu, hem de gözlerimin önünde. Çenesine dayağı silahı, gözlerimin içine baka baka beynini uçurdu. Evin ışığı bile yoktu, mum yakıyorduk.” Gözlerinden yaşlar dökülüyordu ama elleri titremiyordu.

Vedat, bahçeye açılan cam kapıları kırmaya çalışıyordu ki kurşun geçirmez camların kırılma seslerini işitti.

“Öldür beni!” diye bağırdı Cengiz.

“Babası, annesini, abisi kız kardeşini öldürmüş bir aileden geriye bir ben kaldım. Sana acıyacak değilim. Kalan acıları paşalar gibi yaşayacağım. Ben Efşan Çelebi’yim. Mekânın cehennem olsun, elveda Cengiz Dağlıca!” Birkaç kemik kütürtüsü duyuldu. Gözlerini dahi kırpmamıştı. Abisinin cansız bedeni elleri arasındaydı. Vedat’ın sesi daha yakından geliyordu.

Bırakmadı cesedi, saçlarından sürüdüğü cesedi odanın balkonundan aşağı bırakırken ahşap parmaklıkları sökerek parçalamıştı. Ceset üzerine düştüğü eşyaların gürültüsüyle odayı talan etti. Efşan’ın eli karnına uzandı, daha önce tatmadığı bir sancı gelip geçti. Hafifçe ikiye katlanıp nefes alıp zorla doğruldu.

“Efşan!” diyordu yüksek ses. Kapının camı parçalanmıştı ve Vedat odaya girmişti. Odanın ortasında yatan Cengiz’in eğri büğrü kemiklerinin şekline bakıp başını kaldırdı. Efşan ona üst kattan bakıyordu. Gözleri kapanırken omuzları indi. Olduğu yere çökercesine yıkıldı. Dizleri yere değdiğinde alnı secdeye gidercesine yere kapandı. Kalktı, bir kez daha kapandı.

“Allah’ım sana şükürler olsun,” diye mırıldandı ama kimse duymadı.

“Boynunu kırdım,” dedi katılaşmış bir sesle. Vedat başını kaldırıp keder dolu gözleriyle baktı. Tüm zaman boyunca hissettiği korkuların şimdi ona verdiği zayıflıkla titredi sesi. “Yapma! Konuşma!”

“Bana sen öğrettin. Canımı yakanın canını alacaktım. Aldım!” Birden bağırmaya başladı. “Ölüm çok soğuk ama ben zaten donmuştum, Vedat! Bana yalan söyledin! Benden gizledin! Peri ölebilirdi, ben bu ite mi acıyacaktım Vedat?”

Açılan cam kapıdan içeri giren adamları Cengiz’e yürürken Vedat koşar adım üst kata çıktı. Nefes nefese göz göze geldiler. O an gördü Efşan, Vedat’ın yüzü ter içindeydi ve birkaç yaş daha almış gibi çökmüştü.

“Bana nasıl söylemezsin?” Sesi tükenmeye çok yakındı. Bakışları çökmeye başlamıştı.

“Senin ellerine verecektim, sana zarar vermesin diye yaptım ama işler farklı yürüdü.” Karsına bir adım attığında Efşan bir adım geriledi ve eli karnına dokundu. “İyi şeyler yaparken sonunu düşünmüyorsun Vedat! Ölebilirdik!”

“Reis,” diyerek merdivenleri tırmanan Arif’e döndüler. Adamın yüzünden olağanın üzerinde bir şeyler okunuyordu.

“Ne var?” diye kükredi. Cengiz’in eve nasıl girdiği hâlâ muammaydı ve Vedat bunun hesabını ayrı ayrı soracaktı.

“Yalçın geldi. Tek başına ve silahsız.”

Üzerindeki ceketi yırtarcasına çıkartıp savurdu. Bu işin altından başka birinin çıkmasını beklemek hata olurdu ama neden buraya gelecekti ki? Merdivenleri inerken sonsuz bir öfke, önüne geçilemez bir acımasızlıkla yürüyordu. Odanın kapısından çıkarken adımları taşları bile kurşuna diziyordu. Arkasından koşturan Arif ondan korkuyordu. Hiçbir şey olmamışçasına ölüm sessizliğine bürünmüştü ev. Evin büyük kapısından geçip bahçeye çıktı.

Sokak lambalarının aydınlattığı alandan, arabaların olduğu alana doğru yürüyordu. Bahçe kapısından geçerken adamının elindeki silahı kavradı. Arabasına yaslanmış, kolları göğüs hizasında bağlı adama yaklaştı. O kadar yaklaştı ki silah Yalçın’ın alnına değdi.

Yalçın kımıldamadı, gözlerini Vedat’a dikip öylece durdu. “Bir kadını korumayı beceremedin.”

“Ona bir şey olduğunu sanıyorsan ancak kendini kandırırsın. Benim kadınım kendini koruyacak kadar cesur.”

“Kendi beceriksizliğini Efşan’ın cesaretiyle kapatmaya çalışma.”

Silahı tutan eline öyle acımasız bir kuvvet oturmuştu ki Vedat bu güçle yüzlerce insanı canından edebilirdi ama Yalçın haklıydı. “Adını ağzına alma!” diye bağırdı, ormanın arasındaki evin etrafı sesiyle çınlıyordu.  “O kadar çok kötü var ki hangisine döneceğimi bilemedim. Haklısın.”  Silahı elinde çevirip kabzayı Yalçın’ın şakağına sapladı.

Başı yana düşen adam gözlerini kapatıp sırıttı. Sıcacık kan şakağından yüzüne usulca inmeye başladı ama aldırmadı. Tekrar alnına dönen silaha da gülümsedi. “Ben yapmadım, Vedat. Her şey olabilirim ama yalan konuşmadığımı bilirsin.”

Vedat’ın buz mavisi gözlerinden ürperti gelip geçerken silahı tutan eli ilk kez titredi. Yalçın yalan söylemezdi. Çiya’nın sözlerini anımsadı. ‘En büyük yarayı en sevdiğinden alacaksın!’ Bu eve sadece sevdikleri girebilirdi. Cengiz’i bu eve sevdiği biri getirmişti.

“Çekil Okan,” diyen Efşan’ın sesini işittiler. “Dokunmayın bana!” diye bağırıp bahçe kapısından geçmişti Efşan. Etrafındakiler aşıp Vedat’ın arkasında durdu. Ne ağlıyor ne de ağlamak için en ufak bir belirti veriyordu. Hissettiği tek şey öfkeydi, sonsuz bir öfke.

Yalçın, Vedat’ın omuzu üzerinden Efşan’a bakıp başını önüne eğdi. Gözlerini kapatıp burnundan içeri kederli bir soluk aldı. “Ben yapmadım, Efşan,” dedi. Adını ölünceye kadar anacaktı. Vedat’ın elindeki silah tekrar dönünce kolunu kaldırıp sertçe engel oldu. İki adamın kolu havada asılı kaldı ama Arif ve adamlarının namlusunun ucu Yalçın’a dönmüştü.

“Sen yapmadın ama buradasın, bu gece burada bir şeyler olacağını biliyordun,” dedi Vedat, kolunu kurtarıp silahı yeniden ona çevirdi.

“Elbette biliyordum. Efşan’ın ölecek olmasının benim için hiçbir önemi yok. Ben kader değilim.”

Bu düşünceden nefret etse de bu adam karısına beslediği duyguları bilmek onu delirtiyor, bitiriyordu ama seven insan bunu nasıl söylerdi? “Sen normal değilsin, Yalçın.”

Dudağını bükerek başını salladı. “Değilim. Her neyse… Buraya sizinle hesabımı kapatmaya geldim. Ama Efşan’a söylemek istediklerim var.”

Efşan kalbinin tam ortasında bir kırılma yaşadı. Kimdi bu adam? Sesindeki hüznü hissetmiş, ufacık bir sempati yaşamıştı. “Dinliyorum,” dedi kocasının arkasından.

Vedat sesini dahi çıkartmadı ama kalbi kırılmıştı. Çok seven bir adamın kırık kalbinde güller soluyordu. Efşan onunla konuşmamalıydı.

Mağrur bir ifadeyle yüzünü yan tarafına çevirdi Yalçın. “Uzun bir ömrün olsun, Efşan. Çok mutlu ol. Benim yerime de mutlu ol. Bazen benim yerime de gülümse, bana gülümsüyormuşsun gibi. Seni seven bu adamı hiç unutma!”

Vedat’ın yüreğine kan damlıyordu ve bir an afalladığını hissetti. Karşısındaki adamın her şeyini kıskanıyordu ama en çok aşkını kıskanıyordu. Belki saçma belki gereksizdi ama o ânı yaşadı. Bugüne kadar Yalçın onu kıskanmıştı ama şimdi Vedat onu kıskanıyordu. Onu öldürmek istemiyordu. Gitmesini istiyordu. Sonsuza kadar yok olmasını, bir daha adını bile anmamayı.

Silahı tutan eli inmek için hamle yapacağı anda Yalçın elini kavrayıp, tabancayı kendi alnına dayadı. Vedat’ın silahının ucu Yalçın’ın alnında duruyordu, parmağı Vedat’ın parmağının hemen üzerindeydi. Vedat taş kesilmişti, kımıldarsa kurşun yerinden çıkacak, Vedat sonsuz bir ızdırap içinde kalacaktı. Bedenler ölür, duygular sonsuza kadar nefes alırdı. Yalçın’ı öldürmek bir şeyi değiştirmeyecekti.

İki adamda birbirinin gözlerinin içine bakıyor, tek kelime etmiyordu. Bakışlardan gelip geçen yirmi üç seneydi. Şen gülüşler, muhteşem anılar ve dostluk… 

“Vedat, bırak,” diyordu Efşan. Sesi titredi, gözyaşları yanağını ıslattı. “Yapmayın!” Karnındaki acıyla öne eğildi. “Yapmayın!”

Bırakamıyordu Vedat, tetikteki parmağının üzerinde bir parmak daha vardı her an en küçük hareketle ok yaydan çıkacaktı. Elini sağa çekmek istedi ama Yalçın o kadar sıkı tutuyordu ki kımıldamadı bile. “Bırak!” diye bağırdı. “Ölmeni istemiyorum.”

“Bagajda sana bir paket var, cebindeki telefona bak. O kadar merhametlisin ki asla yapamazdın. Senin yerine ben yaptım. Hakkım sana helal olsun. Silah arkadaşını unutma!”

Vedat çekilmek istedi ama Yalçın tetiğe bastı. Bir kurşun bir adamı tüm acıları ve aşkıyla alıp götürdü. Elleri çözüldü, Vedat’ı tutan eller boşluğa saplandı. Beden saniyeler içinde yere yıkıldı. Efşan’ın acı çığlığı Vedat’ın yüreğinde parçalandı. Boşluğa bakıyor, yere düşen dostuna bakamıyordu.

Buz mavisi gözlerinden yaşlar indi. Elindeki silah düştü, gözyaşları Yalçın’ın üzerine düşüyordu. Efşan ağlıyor, durmuyordu. Vedat ağlıyor, gizlemiyordu. Dizleri üzerine çöktü, ellerini yüzüne kapattı. Onca adamının önünde koyu bir hıçkırıkla sarsıldı. Yerde yatan adamın bedenini kendine çekip göğsüne sardı.

“Yalçın!” diye inledi. “Kalk! Balığa gideceğiz, söz!” Simsiyah hıçkırıkla parçalanmış başı kavrayıp omuzuna sardı. “Bana bunu nasıl yaptın? Kalk Yalçın!”

İki adam içinde harabe bir ömrün, yıkık dökük mihrabıydı Efşan. Ölüm çok soğuktu ama bu gece kütleler halinde yıkılmış, altında kalmışlardı.

Kimse, Yalçın’ı unutmayacaktı…

Exit mobile version