Site icon Aşkı Yazan Kadınlar

Final

Hastane odasında açtı gözlerini, gördüğü son sahnelerin ardından kendini tutamadığını ve karnına saplanan derin bir acıyı anımsadı. Loş ışığın aydınlattığı tavana bakıyordu, aklından hiç gitmeyecekti Yalçın’ın gidişi. Yüreğinin en derinlerinde keskin bir merhamet besliyordu, hem de mesleğini elinden alan adama. Efşan merhameti en son annesinin cansız bedeninin yanında bırakmıştı, bunu şimdi anlıyordu. Peri bir kısmını geri getirmişti ama eksikler Yalçın ile tamamlanmıştı. Hiç tanımadığı bir adam ona giderken merhameti bırakmıştı.

“Kızım,” dedi Mücella Hanım.

Efşan gözlerini kapatınca yaşlar şakaklarına süzüldü. “İyiyim, neden buradayım?” dedi, tüm duygularını bertaraf ederken.

Mücella Hanım, yanındaki tekli koltuktan uzanıp elini tuttu. Kadının hüzün barındıran sesinde daha fazlası vardı. Sanki annesi nefesini tıkayan bir yumruyla nefes almaya çalışıyordu. Elleri de buz giziydi. “Bunu sana ben söylemek istemezdim, ama az daha düşük yapıyordun. Hamilesin Efşan.” 

Çok mutlu olması gereken anda boğazından bir hıçkırık firar etti. “Hamileyim ama abimi öldürdüm. Hamileyim ama Vedat gözlerimin önünde birini öldürdü. Nasıl da mükemmel bir anne babayız…”

Mücella Hanım, gelinine bakarken sessiz gözyaşları döküyordu. “Nefret ve sevgi hep kardeşti. Aynı anne doğurmuş, kordonları birbirine bağlı, uzaklaşsalar bile birbirlerini yine de bulurlar. Sizi bu gece bu iki kardeş korudu. Bir gün bir yerde yeniden doğacaklar ve bu hep böyle sürüp gidecek. Sizin ya da çocuklarınızın hayatında da olacaklar. Kendini de Vedat’ı da suçlama!”

Yattı yerden sarsılarak ağladı. Sözleri alıyor ama acısını yaşıyordu Efşan. “Anne, ben lanetli miyim?” Eline takılı olan serumla yan dönerken bedeni büküldü. Yüksek sesle ağlıyordu. “Neden?” diyordu, sadece, “Neden?” Geçmişe ve geleceğe ağlıyordu. Yaşanmış, birikmiş her acısına yüksek sesle feryat ediyordu. Gözlerinin önünden cesetler gelip geçiyor, onu içinden çıkılmaz hâle getirmişti.

Kapının açılma sesini duymadı, verilen hafif sakinleştiriciyi de fark etmedi ama kısa süre sonra derin ama huzursuz bir uykuya daldı.

Kapının önünde dizlerini kırıp duvar dibine çökmüş olan Vedat onun acı çığlıklarıyla dişlerini sıkıyordu. Başı ellerinin arasında, “Neden?” diyordu. Efşan kadar açtı bu soruya. “Neden?”

Botlarını gördüğü adama ayağa kalkıp baktı. Vural ona bakarken acı çekiyordu. İkisin de yüzü kefen kadar soğuk ve beyazdı. “Attık bir köşeye. Ona da bu yakışırdı. Çok utanıyorum Vedat,” dedi sesindeki titreşim hissediliyordu.

Yalçın’ın arabasının bagajı açıldığında evin içinde ve dışında ikinci bir yıkım yaşanmıştı. Alnının tam ortasından tek kurşunla vurulan adama inanamamışlardı. Aracın etrafı yere çökmüş aile halkıyla dolmuştu ama bir feryat vardı ki arşa çıkmıştı.

“Ediz,” diye ağlamıştı Mücella Hanım. “Ediz, halam, canımın canı…” Çınlamıştı koca orman. Çelebi malikânesine keder oturmuştu.

“Dedem nasıl?”

“Ağlamıyor, Ediz bile demiyor. Öylece boşluğa bakıyor ama içinde yaşıyor, bilirsin. Ama Nazenin… Çok kötü. İnanmıyor, abi diye ağlıyor.”

Elini cebine sokan Vedat, Yalçın’ın bıraktığı içinde hat olmayan ve daha önce kullanılmamış telefonu sıktı. “Ona ne oldu?” derken sesinde bir çatallaşma oluştu. Vural’a bakmıyordu, ayakuçlarına dikmişti gözlerini.

“Evi boşaltıldı, yatak odasındaki çalışma masasına bırakıldı. Başkan öyle istedi, yolda kendisi az sonra gelir.”

Başını sallayıp Vural’a baktı. Kuzenin yüzünde bir şeyler söyleyeceğine ilişkin bir ifade geziniyordu. “Ne?”

Vural derin bir soluk alıp başını yana çevirdi. “Yalçın’ın yatak odasında devasa bir fotoğraf buldum ve yok ettim. Efşan’a ait…” İki yana salladığı başıyla nemlenen gözlerine izin verdi. Gözyaşları gözlerinin etrafını kaplamıştı. “Çok üzgünüm, Vedat. “Ne yaşadığını hiç anlatmadı, hiç göremedik. Bu sana acı veriyor belki ama seviyordu. Sağlıklı veya değil. Kendisi gitti ama bu sevginin yükü size kaldı. Bu nasıl aşktı?”

Sertçe yutkunup arkasını döndü. Cebindeki elini çıkartıp ensesine sapladı. “Kader… Biz kader değiliz. Öyle dedi, ben kader değilim, dedi. Tek dileğim Allah onu affetsin.”

Elini kuzeninin omuzuna atıp sıktı. Boğazını temizleyip elini bir kez kaldırıp Vedat’a vurdu. “Kader…” Vural cebinde titreyen telefonu almak için hareket etti.

“En alt kat, morg.” Telefon kapandı.

“Morga in, Başkan seni bekliyor.”

“Burada kal.” Ellerini iki yanına saldı, omuzları yerlere değecek kadar çökmüşçesine atıyordu adımlarını. Asansöre bindi, düğmeye dokundu ve Başkan’a ne diyeceğini düşündü. Tek istediği inanmasıydı. Buz gibi soğuk ve karanlık bir koridor karşıladı onu. Adımlarını rast gele atıyor, ışığı ileride görüyordu.

“Bu taraf,” diyen sesle aralık bir kapının önünde durdu. Eliyle itip girdi, kapıyı kapatınca ışık yandı. Başkan ona bakarken öfkeliydi. Gözlerinden alevler çıkıyor, ama sesinde yaprak kımıldamıyordu.

“Kendisi bastı tetiğe.”

“Silah senin elindeydi, o silahı sen uzattın ve o bastı. Sen kaldırdın Vedat.”

“Evime girdiler, karıma saldırdılar. Efşan kendini koruyamasa şu an ben bu şehri yakıyordum. O anda kapımda bitti, ne düşünmeliydim. O sandım. Ama onu öldürmek istemedim, yapmadım!” diye haykırdı.

Başkan duyduklarıyla burun kemerini sıktı. Tüm ömrü ve mesleği boyunca bunun gibi bir aşk meselesine daha şahit olmamıştı. En sevdiği iki adamından birini kaybetmişti. Yalçın’a olan ayrı bir düşkünlüğü vardı ama bunu sadece Yalçın bilirdi.

“Ben onu nasıl öldürebilirim, Başkan?” Elleri havada bağırıyordu. “O benim çocukluğum, gençliğim ve yakın dostumdu. Geldiğimiz nokta ne olursa olsun ben Efşan’a âşık oldum ama Yalçın’a sonsuz bir sevgi besliyordum.”

Buz mavisi gözleri Başkan’ın kahverengi gözleriyle buluştu. Yüreği cayır cayır yanıyordu. “O benim balığa gittiğim en iyi yoldaşımdı. En çok balığı o yakalardı.” Birden Yalçın’ın o günlerdeki kahkahaları kulaklarında yankılandı. Gümüşi damlalar yanaklarından aşağı iniyordu.

“Ben yapmadım. Onu ben öldürmedim. Bana inan!”

Başkan göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi. Karşısında harabeye dönen adama yaklaşıp sarıldı. Vedat’ın çocukluğunun ikinci bir babası olan adam, genç adamın hüznünü kendi kederine kattı. Geri çekilip ona baktı.

“Karının yanına git, ben her şeyi halledeceğim.”

Başını sallayıp kapıya yürüdü. Eli kapı kolunda durdu. “Bu acı gecede bir sevinç dalgası bile esemedi, uzun sürede esmeyecek ama ben baba oluyorum.”

“Ben senin adına sevindim.”

Odadan sessizce çıktı. Kapanan kapının ardından bakıyor, Demirhan’a ne diyeceğini düşünüyordu. Abin şahit oldu, abin intihar etti, abin öldürüldü, abin artık yok…

                                                                             ***

Eski odasındaki koltuğa oturmuş, karanlık bahçeyi izliyordu. Omuzlarında bir şal, yine derin düşüncelerin eşiğinde geziniyordu. Yatak odasına bir daha girip giremeyeceğini düşünüyordu. Abisini asma kattan aşağı atışını unutmak için arada gözlerini sıkıca yumuyordu. Pişman değildi ama ilk kez bir insanın canını almıştı, büyük bir çarpışmanın içindeydi. Abisi merhametinin son kırıntısıyken, Yalçın yeninden ekilen tohum gibiydi. Duyguları çarpışıyor, kazanın elinde kalacağını hissediyordu ve Yalçın ağır basıyordu.

Vedat’ı dün geceden bu yana görmemişti. Neler olduğunu kabaca dinliyordu. Yalçın evinde saldırıya uğramıştı, Ediz silahlı saldırıcı sonunu bilinmeyen kişi veya kişiler tarafından öldürülmüştü. Nazenin hastane sakinleştiricilerle uyutuluyor, kendine geldiğinde her yeri birbirine katıyordu. Mücella Hanım evin her köşesinde ayakta gibi duruyor ama içine ağlıyordu.

Cengiz’e ne olduğunu bile sormamıştı. Bir kılıf bulunduğuna, bir köşeye gömüldüğüne veya başka bir şeyin olduğuna emindi. Umurunda bile değildi.

Deli Seyit kendini evine kapatmış, ihanetin zehirli içkisini tadıyordu. Oğlunun canından olma kanı sadece ona değil tüm ailesine ihanet etmişti. Torununa ciğeri yanarken ihanet daha baskın geliyordu. Ömrünü adadığı dünyasında ilk kansızdı Ediz ve son olması için dua ediyordu.

Evin neşesi Peri ve Mihriban bile odalarından çıkmıyordu. Evin içini ölüm sessizliği, karanlık bir mezar gibi kaplamıştı. Sanki kara bir bulut evin üzerinde duruyor, gitmeye hiç niyeti yokmuşçasına duruyordu.

Ve hamileydi…

Kapı kolu kımıldayınca kaçınılmaz sonla gözlerini kapattı. Asil bir kadın gibi şalına sarılıp doğrularak ayağa kalktı. Efşan Çelebi’ydi o. Kapının önünde dikilen kocasına döndü. İki günde çizgileri şekil kazanan, her bir çizgiye yeni acılar eklenen adama bakarken çenesi titredi. Acıysa ikisi de yaşıyordu, hataysa ikisi de yapmıştı, ister veya istemez ikisi de aynı yolun yolcusuydu. Kendisi aynı annenin karnında taşıdığı kardeşini öldürmüştü, Vedat da dostunu, yol arkadaşını kaybetmişti.

Sitemler çığlıklara, ölümler çaresizliklere bulanmıştı. Ne ak ne kara… İkisi de olması gereken insanlardı. Hayat onları durmaları gereken yere getirmiş, uçurumdan aşağı bırakmıştı.

Bakışlarında, sar beni, çok çaresizim, acı çekiyorum çığlıkları atılıyordu. Usulca attığı adımlarını kocasının önünde durdurdu. “Yapabileceğimiz bir şey var mıydı?”

Uykusuz, akları kanla bulanan Vedat başını sağa sola salladı. “Olsaydı yapardık. İkimiz de istemedik ama oldu.”

Gözleri doldu, yüreği kabarıyor, sesi titriyordu. “Bana sakın kızma, onu andığımda gülümseyeceğim.”

Ölmüş bir adamı kıskanmayacak kadar sağlıklıydı. Sertçe yutkunup karısın lacivert gözlerine baktı. “Kızmam çünkü ben de onu anınca gülümseyeceğim.”

“Bana giderken bir şey bıraktı. Ailemi kaybettiğim anda kaybettiğim o saf merhameti hissediyorum. Ona acımıyorum, merhamet besliyorum.” Damlalar birer birer yanaklarından süzüldü. “Bir kadın olarak iki adamın arasında hiç olmaması gereken bir duruma sebep oldum. Bunu üçümüz de istemedik ama oldu. Ama bu demek değil ki kendimi suçlu hissetmiyorum. Bunu şimdi ben söylüyorum, sen bana sakın öyle bakma, olur mu?”

Kadının yüzünü elleri arasına aldı. “Bunu bir daha sakın söyleme!” dedi sessiz bir fırtına estirircesine. “Kimin kalbinde yaşayacağımızı seçemeyiz, seçemedik. Biz kendi seçimlerimizi severek yaptık. O da ölüme severek yürüdü.”

Gözelerinden inen merhamet damlalarıyla başını salladı. Başını kocasının sinesine yaslayıp sıkıca sarıldı. Vedat’ın kolları sırtına dolandıkça sokuldu. Tepesine kondurulan öpücükle sıyrıldı.

“Eğer kendini iyi hissediyorsan sana izletmek istediğim bazı görüntüler var.”

Vedat’a bakarken gözlerini kuruladı. “İyiyim.”

Vedat onun bedenini süzdü. Aralarında geçmeyen konu bebekleriydi. Bunu anlayan Efşan’ın eli karnına gitti. Birbirlerine bakıp tebessüm ettiler. “Ben hamileydim, değil mi?” dedi çocuksu bir edayla.

Hollanda da Çiya ile karşılaştığından bu yana ilk kez gülümsedi. “Baba oluyorum.”

Tek kolunu kocasının boynuna uzatıp boynuna sarıldı, Vedat’ın yanağına dudaklarını bastırıp geri çekilirken alnından öpüldü.

“Ben iyiyim, ne istiyorsan izleyeceğim ama önce sormak istediklerim var.” Yatağının ucuna oturup onu çağırdı.

Yorgunlukla yatağa oturan adama döndü. “O gece ne oldu da erken döndün? Sen beni aramasan ben evde birinin olduğunu anlamayacak, aplikten silah almayacaktım.”

“Öyle mi yaptın?” derken kaşları havalandı.

“Peri’ye su almaya mutfağa gittim, dönerken evde, eve ait olmayan kıpırtılar duydum. Sanrı sansam da beni aramanla silahı almayı uygun gördüm.”

“Otelin kapısında o kadını gördüm. Daha çok yaşlanmıştı, saçları grileşmişti ama tanıdım.”

“Çiya?” dedi Efşan, nefesini tutarak.

“Evet, Çiya. Beni çağırıyordu, tek bir söz bile etmeden.” Kadının tüm sözlerini tek tek Efşan’a aktardı. Artık her şeyin olabileceğine, bir şeylerin mümkün değil denmeyeceğini yaşamış olan Efşan tüm sözleri zerre kadar şaşırmadan dinledi.

“Bu kez bırakmadın ya?”

“Bırakmadım. Hayatımın tam ortasındaki o kadının yanında bir adamımı bıraktım. İtalya da yaşıyormuş, Paris’te ilk karşılaşmamız doğal bir durummuş, orada bana yine buluşacağız, derken günün geleceğini bilerek Hollanda’ya, torunuyla birlikte gelmiş. Adamın onunla İtalya’da, bana yaşadıkları yerin fotoğraflarını gönderdi. Hiç öyle yoksulluk görmemiştim. Hollanda’ya gelebilmek için kızının çeyizlerini satmış. Bana, seni o kadın anlattı ve ben altı sene seni bekledim. Öyle bir hayale tutunur gibi saçma bir şekilde bekledim. Bilmesem ben kim olurdum, bilmiyorum. Nasıl bir adam olurdum, tahmin bile edemiyorum. Sabrı veren Allah, sükûnetim Çiya. Onlara yardım edeceğim, bana seni anlatan, sabrımın sonunda gül bahçesi vaat eden kadına elimden ne gelirse yapacağım.”

Gözlerinin içine bakan adamın elini tutup sıktı. “Yurtdışına çıkabildiğimde beni ona götür. Eminim o da beni görmek istiyordur.” Kocasının sessiz onayıyla gülümsedi. “İzleyelim?”

Karısının elini tutup kalktı. “Salonda bizi bekliyorlar, Nazenin de burada. Bir kez izleyeceksiniz.”

El ele odadan çıkıp salona girdiler. Nazenin’e göz atan Efşan ondan şu an için çekiniyordu. Tam olarak neler olduğunu bilmiyordu. Ortada bir suçlu vardı ama sorun neydi, anlayacaklardı. Genç kadının çökmüş hâline bakıyordu, başı Korhan’ın omuzunda yarı baygın gibiydi ve sürekli inci gibi gözyaşı döküyordu. Sessiz ama acılıydı.

“Başın sağ olsun, Nazenin,” dedi korkak bir sesle.

Nazenin gözlerini yumduğunda gözlerinden yaşlar dökülürken başını salladı. “Sağ olasın.”

Deli Seyit’in yüzüne baktı, mağrur ama sancılı duruşu Efşan’ın hayranlığını kazanacak kadar güçlüydü. “Başın sağ olsun, dede.”

“Sen sağ ol kızım, otur yanıma.”

Dedesini kırmayıp yanına oturduğunda Deli Seyit onun elini elleri arasına aldı. Sessizce etrafına bakındı. Okan, Ozan, Mihriban ayakta geniş camların birer köşesinde öylece duruyordu. Ragıp Bey annesi Anna ile yan yana oturuyordu. Vural ve Hazan karşılarındaki geniş koltukta oturuyordu, yanlarında da Mücella Hanım vardı.

Vedat dev ekran televizyona küçük bir bellek taktı. Dedesinin diğer tarafına oturup kumandayla başlat tuşuna bastı. Gizli çekim olduğu anlaşılan görüntü biraz uzaktı ama herkes, her şey ve her ses netti.

“Benim buraya neden çağırdın,” diyordu Ediz.

Yalçın’ın evinde, çalışma odasındalardı. Yalçın masasının koltuğundan kalkmış, karşısında durmuştu. “Buraya geldin, ben seni çağırdım ve sen geldin. Gelmemeliydin, buraya gelmek bile Vedat’a ihanettir.” Masasına yaslanıp, kollarını göğsünde bağlamıştı, yüzünde sinsi bir pırıltı ve sahte bir gülüş vardı.

Ediz bir an tereddüt etti ama gülümsedi. “Davete icabet etmek gerekir derdi, dedem.”

Deli Seyit’in tüm bedeni kasıldı, Efşan’ın elini kuvvetle sıktığının farkında değildi. Oysa o torunlarına Vatan, insan sevgisi de işlemişti. En çok da vefayı anlatmıştı.

“Sen cin olmadan adam çarpmaya çalışıyorsun, Ediz,” dedi Yalçın. “Buraya geldin çünkü ortak bir düşmanımız var. Adı da Vedat Çelebi.”

“Bunu da nereden çıkartıyorsun?”

“Lan gavat!” diye kükredi Yalçın. “Dedenin mekânından Cengiz’i kaldırdın. Kimden neyi saklıyorsun?”

Ediz’in bir adım geri çıkışı, sessiz kalışı ve ardından elinin ensesine gidişini izliyordu Yalçın. “Ben o sokağı havadan karadan izliyorum. Ama senin kadar aklımı yememiştim. Deli Seyit’le ters düşmeyi kim ister. Dedenin namı var lan geri zekâlı, diri diri adam gömmüşülüğüyle sana acır mı?”

Odanın içinde sessiz bir fırtına esti ve tüm gözleri dedelerine çevrildi. Deli Seyit başını hiç çevirmedi, bakmadı, duymadı.

“Beni yaşatmazlar, bunu kimseye söylemeyeceksin.”

Yalçın çenesini kaşırken sırıtıyordu. “Olur, ama sen de onu bana vereceksin.”

Bu kez Ediz de sırıttı. “Onunla Efşan’ı kendine çekmeyi planlıyorsan bence yanılıyorsun. Efşan ona tırnağını bile vermez.”

“Bu seni ilgilendirmez. Nerede?”

“Bir yerde, onu sana vereceğim. Ama yarın.”

“Neden yarın?”

“Onu boşuna çıkartmadım oradan, benimde kendimce hesaplarım var.”

İğrenircesine güldü Yalçın. “Küçük bir adamsın, hesapların gibi.”

“Sen öyle bil.” Çenesini havaya dikip çıkıp gitti.

Alnını ovalayan Yalçın yüksek sesle konuştu. “Hain hep içinizdeydi Vedat, sen göremedin.” Yalnız olduğu odada telefona ulaşıp videoya son verişiyle ekran karardı.

Vedat derin bir soluk alırken Nazenin’in hıçkırıkları kulaklarda yankılandı. Kimse tek kelime etmiyor, yorum dahi getirmiyordu. “Neden?” diyordu Nazenin.

Vedat ikinci videoyu oynattı. Ediz’in suratını dağıtan Yalçın’ı gören açı her şeyi ortaya seriyordu.

“Nerede?” diyordu Yalçın. “Doğru söyle! Cesedin çıkacak burada!”

Ediz’in ağzından kanlar akıyordu. “Eve soktum, arabamın arka koltuğunda. Kimseye görünmeden arka bahçeye dolandı. Ona tarif ettiğim boş bir odanın açık bıraktığım kapısından içeri girmiş olmalı.”

Bir yumruk daha yedi Ediz. Kırılan kemik sesleri duyuldu. “Neden?”

Ağzındaki kanı tükürdü ve acıyla inledi. “Çünkü Efşan ölmeli! Vedat acı çekmeli. Ben acı çekiyorsam o da çekmeli.”

Yakasından tuttuğu adamı sarstı Yalçın. “Ulan it, Vedat sana ne yaptı? Ben öldürdüm Sena’yı, senin piçini taşıyordu.”

Ediz kanlar içinde durdu. Olduğu alanın tavanına bakıyordu. “Ne?”

Yalçın yumruklarını indirmeye devam ediyordu. Hiç acımıyordu, öyle bir niyeti de yoktu. “Kız ajandı, seni de kandırdı onu da. Ama Vedat bunu göremeyecek kadar kördü. Kimseyi dinlemiyordu, ona kim ne dese inanmıyordu. Kuzenin Paris’te orada burada çalışırken sen Sena ile birlikteydin. Hiç utanmadın, hiç düşünmedin. Sen kuzenin sevdiği kadınla birlikte olurken kılın bile kıpırdamadı.”

Ediz homurtulu seslerle, “Ben onu, o beni seviyordu,” diyordu.

Belinden aldığı silahı Ediz’in alnının tam ortasına dayadı Yalçın. “Sana bundan daha iyi ölüm düşünemiyorum. Sena ile sana mutluluklar.” Tek kurşun ve Ediz artık yoktu.

Video tekrar ve son kez kapandı. Son bir video vardı ama bunu sadece Vedat ve Efşan izleyecekti.

Vedat’ın alnında boncuk boncuk ter akıyordu. İkince kez izliyordu ama bu kez ailesi de yanındaydı. Ve en önemlisi bunları karısı da duyuyordu. Hangisine yanmalıydı? Aptal bir adam oluşuna mı yoksa karısının buna şahit olmasına mı?

Nazenin’in kocaman feryadı boğazında duruyordu. Kararmış ekrana bakıyordu, Mücella Hanım ağlıyordu. Mihriban ağlıyordu. Okan ve Ozan arkalarını dönmüştü.

Deli Seyit yanında ağlayan gelinin elini sıkıp bıraktı. Kalkarken Efşan’ın tepesine babacan bir buse kondurdu.

“Benim Ediz adında bir torunum hiç olmadı. Ben onu değil Yalçın’ı kaybettim, ama yerine Efşan gibi bir gelin aldım. Bir daha kimse ama kimse benim yanımda onun adını anmayacak. Ben onurumla yaşadım, onurumla ölmek istiyorum. Bu burada kapandı!” Gözyaşı gibi kanlar akıtan torunu Nazenin’e döndü. “Sen onurlu bir babanın kızısın Nazenin. Bundan sonra bunu anarak yaşa.”

Tüm ailesine tepeden bakan adam soluğunu genç bir delikanlı gibi cesurca ve dinçlikle aldı. “Sanmayın bir acı sizin içinizde, yanından geçtiğiniz, tanımadığınız insanların yürekleri mezar dolu. İçimizde, bizimle ölen acı, acıların en gerçeğidir. Zaman bir şeyi değiştirmez, ölenler geri gelmez. Şimdi herkes acısını alıp kalbindeki mezara bıraksın.”

***

Güçlü insanları en büyük meziyeti hiçbir şey olmamış gibi yaşamalarıydı. Unutulmazlar unutmuş gibi yapmalarıydı. Güneş her gün yeniden doğuyor ve insan her yeni güne yeni bir umutla uyanıyordu. Gözyaşları kuruyor, yerini hüzünlü iç çekişler alıyordu. Özlem bir an saplanıyor, sonra bir sonbahar rüzgârı misali esip geçiyordu.

Birkaç hafta içinde değişmeye yüz tutan çok az şey olsa da gülümsemeler geri dönüyordu. Evin içi şen kahkahalarla yavaş yavaş tekrar tanışıyordu. Her kışın ardından gelen bahar kokusu gibi aileyi sarmalıyordu.

Haftalardır evde kalabalık Pazar kahvaltısı yapılmıyor, akşam yemekleri sadece aile üyeleri arasında geçiyordu ki Mihriban buna isyan etmiş, kızları eve, akşam yemeğine toplamıştı. Kızları beklerken pencere önünde dikiliyordu. Aylardan şubattı ve gökyüzünden inen kar taneleriyle gözlerini kocaman açtı. “Kar yağıyor,” diyerek attığı çığlıkla babaannesini yerinden sıçrattı.

“Mihriban,” diye çıkışan kadın pencereye yaklaştı. “Kartopu oynamayacak yasli olmam ne kötü. Ah Tanrim…”

“Atma babaanne, bıraksak Uludağ’a kayak yapmaya gideceksin.”

Anna, sarıyla beyazın karışımı saçını düzletir gibi geri taradı. “Bırakın o zaman.” Kimi zaman Türkçeye tam uyan kimi zaman da uyumak istemeyen Anna bir genç kız kadar toz pembe hayallerin kadınıydı.

“Babaanne seksen olacaksın, otur oturduğun yerde.”

“Sizin içiniz geçmiş.” Sultanlara yaraşır bir edayla solandan çıkarken Mihriban arkasından sırıtıyordu. Tekrar pencereye döndüğünde karın hızını artırdığını görüp heyecanla zıpladı. “Lütfen Allah’ım, çok yağsın.”

Başını uzattığında araçların bir bir bahçeye girdiğini görüp hemen kapıya koştu. Açıp dışarı çıktı, ellerini havaya açtı. Çocuklar gibi gülümsüyordu, içinde kıpır kıpır eden duygularla kahkaha attı.

Yanına gelen Kardelen onu itip içeri girdi. “Buz gibi hava, deli misin?”

Hazan da gülümsedi. “Ne güzel yağıyor, umarım çok yağar.”

Misafirleri içeri aldı ama kendi giresi yoktu. En sonunda Efşan kolundan tutup içeri çekip kapıyı kapattı. “Hasta olacaksın, Mihriban.”

“Çok özlemişim.”

“Ben de…” diyerek gülümsedi Efşan. “Kartopu savaşı yaparız.” Görümcesine göz kırpıp gülüşerek salona geçtiler.

Efşan Nazenin’in yanına oturdu. Gün geçtikçe daha iyi görünüyor, hayatın kendisi için devam ettiği gerçeğine tutunuyordu. “Çok iyi görünüyorsun.”

Nazenin tebessüm ederek öne eğildi. Derin bir soluk alıp karşı koltukta Anna’ya türlü maskaralıklar yapan Korhan’ı işaret etti. “Kötü olmamak için sağlam nedenlerim var. Belki gülerim diye gözlerimin içine bakan bir adamla nişanlıyım.”

Başını bilir gibi salladı, konuya birazcık ahenk katmak istedi. “Bir zamanlar evlenmem de evlenmem diyordun.”

“Ayak yapıyordum,” derken sesinden bir kıkırtı döküldü.

Onun sesini işiten Korhan, bakışlarını hızla çevirmişti ama Nazenin, Efşan’a bakıyordu. Soluklanıp anneannesini kızdırmaya devam etti.

“Senden korkulur, ayak numaran bayağı güzel.”

Sahte bir kibirle doğruldu. “Onun gibi birini de ancak ben paklardım.”

Bu kez Efşan odayı saran bir kahkaha attı. Nazenin de ona eşlik etti. Tüm aile üyeleri iki kadına bakıyor ve çıt çıkartmıyordu. Özellikle Vedat, odanın girişinde elleri cebinde kuzenine ve karısına bakıyordu. Hepsinin korkusuydu Efşan ve Nazenin arasında uzlaşılamaz, öne geçilemez, düzeltilemez bir nefretin doğacak olması. Ama görünen o ki iki zeki, güçlü ve yaralı kadının hiç öyle bir niyeti yoktu. Derin nefeslerle hepsinin bu düşünceleri sonsuza kadar kaybolmuştu.

Deli Seyit be Bahar da gelince masaya geçilmiş, yemekler sohbet ve kahkahalar eşliğinde yenmeye başlanmıştı. Masadaki eksik kişinin sandalyesi kaldırılmış, yüreklerinde belki acı, belki hüzünle saklanmıştı.

“Biz,” dedi Vural, Hazan’a bakıp gülümsedi. “Dört hafta sonra sade bir nikâhla evleniyoruz.”

“Sonunda,” diyen Mücella Hanım’ın göz devirmesiyle herkesin kıkırtısı masayı donattı. Tebrikleri kabul ettiklerinde Korhan ağzını bile açmamıştı. Suratı düşmüş, sesi kesilmişti.

“Sanki önce ben evleneceğim dedim.” Nazenin’e dönüp çocukça bir ifadeyle sordu. “Biz neden evlenmiyoruz?”

Peri yemeğini sessizce yerken çok da anlamadığı konuları çözmeye çalışıyor, arada anlamadığı şeylere kıkırdıyordu. Başı bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu. “Teyze,” dedi en sonunda. Efşan ona döndü. “Efendim teyzeciğim?”

“Vedat abim sana evlilik teklifi yaptı mı?”

Efşan, yanındaki adama dönüp gülümsedi. “Öylesi daha görülmedi, Peri. Evet, etti.” Vedat’ın gözleri parlıyordu, içinde gül yaprakları uçuşurcasına ışıl ışıldı.

Peri yıllar sonra gerçek anlamda anlayacağı konuya kıkırdayıp yemeğine döndü.

“Sen evlenme teklifi bile etmeden aldın kızı,” dedi Kardelen. “Teklif olmadan evlilik olmaz. Değil mi Nazenin?”

“Hakikaten,” diyen Nazenin, nişanlısına bakıyordu. “Sen bana evlenme teklifi etmedin ki. Beni öyle hop diye verdiler sana.”

“Ne teklifi?” dedi Vedat. “Nişanlı insanlar evlenme teklifi mi eder?”

“Konuştu hiç nişanlanmayan adam,” dedi Mihriban.

Efşan parmaklarını ağzına kapatıp gülüşünü sakladı. “Hakikaten Vedat, ben istenmedim bile.”

Vedat yüzünüzü buruşturdu. “Çok şükür ki Efşan’la evliyim, bahsi bile edilmemişti ama sayenizde…” Efşan kocasına göz kırparak bunun sahte bir sitem olduğunu anlattı.

“Her işiniz yamuk,” dedi Kardelen. “Benimle evlenecek adam önce gelip teklif edecek, babamdan isteyecek sonra nişan yapacak sonra nikâh.”

Abisinin sözünü kesen Okan, Kardelen’e bakıyordu, hem de ölüme yürür gibi. “Bu kadar basit miydi?”

“Senin basit dediğin olay benden geçiyor, anlatabildim mi?” Kaşını kaldırıp bakıyordu.

Korhan onlara bakıp elini havada savurdu. “Bir susun!” Nazenin’e döndü. “Tamam, edersem Vural ve Hazan’dan sonra evlenecek miyiz?”

“Bilmiyorum, teklifin güzelliğine bağlı.”

Mücella Hanım hiddetle ayağa kalktı. “Yiyorsunuz oğullarımı, ağzınızda bir gaga, deliyorsunuz tepelerini. Bekle burada Korhan.”

Salondan çıkan kadının ardından bakıyorlardı. “Ne oldu ki?” dedi Ozan.

“Annen bize çok fenasınız demek istedi,” dedi Kardelen.

“Az mısın?” dedi Okan.

“Çocuklar…” dedi Deli Seyit. “Derdiniz ne sizin?”

“Ne olacak dünirim, hep leyla, hep bir mecnunluk.”

“Anne…” diyerek uyardı Ragıp Bey.

Mücella Hanım elinde bir yüzükle geri döndü. “Al Korhan, annemin yüzüğü. Nazenin’in yüzüğü Nazenin’e yakışır. Et oğlum teklifini.” Deli Seyit’in gözleri doldu. Yüzük karısına aldığı en güzel yüzüktü ve tek kızına kalmıştı ama şimdi çok daha mutlu etmişti kızı.

“Vay,” dedi Mihriban. “Ben gelinine verirsin diyordum.”

“Nazenin bir Aras kadını, onun hakkı. Hem bende üç gelin var, gönülleri kalır. Ben onlara özel yaptırırım.”

“Ama anneciğim sadece ben varım,” dedi Efşan, dudağını bükerek. Yüzüne bakan herkes onun oyun oynadığını görüyordu.

“Kör değilim anneciğim, masada kaç gelin var görebiliyorum.”  Yüzüğü Korhan’ın avucuna bırakıp Nazenin’in dolu gözlerine gülümsedi. Havalı bir edayla yerine otururken Bahar ve Kardelen gözlerini tabaklarından kaldırmamışlardı ama Okan ve Ozan sırıtıyordu.

Ozan, ikizinden daha atik davranıp Bahar’la arasını bulmuştu. Bahar’ın narin kalbi Ozan’a teslim olmakta hiç zorluk çekmemişti. İkisi de birbirini seviyor, mutluluğa açılan kırmızı halıdan geçiyorlardı.

“Haklısınız anneciğim,” diyen Efşan kıkırdıyor, bunu saklamıyordu.

Kulağına eğilen kocasının sözleriyle ona yaklaştı. “Ben sana bir duvar taç yaptıracağım, yüzük senin elinin kiri olsun yavrum.”

“Zaaflarımı bilen adam…”

Mihriban ikisine bakıp kahkaha attı. “Abi be, sen başkasın.”

Vedat doğrulup kız kardeşine göz kırptı. “Sen de benim canımsın.”

Babaannesinin yüzüğünü parmağına takıldı. Gözleri dolu dolu nişanlısına bakıp evet dedi. Uzun ve sancılı günlerin bir kısmı arkalarında bir kısmı kalplerinde kalıyor olsa da hayata tutunmak için çok fazla nedenleri vardı.

Saatler süren yemek masası sohbetinin ardından pencereden bakan Mihriban karın tahmininden bile fazla yağdığını görünce çığlık atıp evi ayağa kaldırmıştı. Arkalarından itekleyerek, berelerini, montlarını zorla giydirdiği genç takımını kapı dışarı çıkarmıştı. Peri de sıkıca giyinmişti ama Mihriban ondan bile heyecanlıydı. Ön bahçeyi donatıp etrafa dağıldılar.

“Efşan’a kartopu atanın topuğuna sıkarım,” diye bağırdı Vedat.

“İyi ki bir baba olacaksın,” dedi Vural, gerçek bir kıskançlıkla.

“Seni de göreceğim,” dedi Vedat.

Hazan başını çevirip gülümsemiş, o gelecek güzel günlerin hayaline kısa bir an dalmıştı. Kucağında küçük bir bebek ne kadar güzel olabilirdi?

“Çok âmin,” diyen Vural kocaman gülümsemişti.

Kısa süre sonra ön bahçe çığlıklarla yıkılıyor, karın yüzlerine çarpmasıyla daha çok çığlık atıp birbirlerine koşuyorlardı. Peri çığlık çığlığa Okan Abi, Ozan Abi diyordu. Küçücük elleri küçük toplar yapabiliyordu. Efşan Vedat’ın ona yaptığı topları bir bir alıp önüne kim çıkarsa yumruk niyetine sertçe atıyordu. Bir ara Ozan’ın ensesine inmişti. “Yenge,” diye bağırmış, “Elin ağır da top neden yumruk gibi?” demişti. Efşan kahkaha atıp Vedat’ın iyice taş hâline getirdiği topları alıyordu.

Soluğu kesilen Kardelen olduğu yere çökmüştü. Uzun zamandır bu kadar eğlendiğini anımsamıyordu. Hemen arkasından birinin yanına gelip oturmasına baktı. Kar topunu iki elinin içine bırakmış olan Okan ona gülümsüyordu.

“Kardelen,” dedi Okan.

“Hım,” dedi bir şey geleceğini anlayıp gülümsedi.

Okan elindeki topa bakıp, Kardelen’in mavi gözlerinin parlak yansımasına döndü. “Bu benim kartopum, içinde can bulup, kardelenim olmaz mısın?”

Gülüşü yavaşça sönerken kartopuna bakıyordu. Bu kadar güzel bir cümleyi asla beklemiyordu. Mavi gözleri Okan’la buluştu. Umutla bakıp gülümseyen adama bakarken kapalı dudakları iki yana kıvrıldı. Başını aşağı yukarı salladı. “Olurum.”

Aylar süren kaç kovala bittiği için derin bir soluk alıp kartopunu Kardelen’in eline bıraktı. Kırmızı saçlarının üzerinde çıkmak için an kollayan bereyi tutup kadının başına oturttu. Yüzündeki sırıtma geçmemesiye yemin edercesine duruyordu. “Çok seviyorum, seni,” dedi kadının bir elini alıp dudaklarına götürdü.

“Ay,” diye bağırıyordu Mihriban. “Her yanım vıcık vıcık âşık dolu, kusacağım Allah’ım.”

Ona sadece gülümsemişlerdi.

Uzaktan izliyor aralarında fısıldaşıyorlardı. “Soğuğun mutluluk verdiği tek an bu olmalı,” dedi Efşan, Vedat’a. Koşturan ailesine bakıp, mesut içeren iç çekişiyle.

“Mutluğu nerede aradığına bağlı, soğuk bile mutlu ediyorsa mutluluk çok da aranası bir şey olmamalı.”

“Bunu sen mi söylüyorsun? Yıllarca bir kez bile gülmeyen adam?”

“Evet. Çünkü insan her saniye değişmeye mahkûm bir canlı. Değişiyorum, değişeceğim. Erkek oldum, eş oldum, baba oluyorum ama en önemlisi gerçekten sevmenin ne olduğunu artık biliyorum.”

“Öyle mi?” bedeniyle kocasına dönüp gülümsedi. “Neymiş?”

Gamzeleri derin bir çukur oluncaya kadar gülümseyip, başını yana yatırdı. “Sen! Tüm ömrüm boyunca seni sana anlatacağım, fikrimin ince bir gülü olacaksın ve hiç solmayacaksın.”  

                                                                   ***

İki yıl sonra…

İki sene önce başladığı camii projesinin üzerinde bir yıl çalışmıştı. Yetenekli mimarla çalışmış, eksiklerini fazlasıyla tamamlamıştı. Bir senede inşa edilen caminin arazisini bulması en zoru olmuştu. Elinde bir kağıtla İstanbul’un yedi tepesini karnında bebeği, yanında kocasıyla gezmişti. Şafak sökerken Efşan’ın peşine düşüyor, aradıklarını bulana kadar dolaşmışlardı.

Kırsal kesimlerde tepelere kurdukları teleskoplarla etrafı inceleyip, Efşan’ın hayalini aramışlardı. Bir sabah arkasındaki alanı inceleyen Vedat’ı çığlığıyla yerinden hoplatmıştı. Aceleyle arkasını dönen adam sanıyordu ki sancısı başladı çünkü sekiz aylık hamileydi.

“Efşan!” derken kadının bedenini süzüyordu. Uzun boyuna top kadar olan karnını gizleyecek olsa kimse hamile olduğunu anlamazdı.

“Vedat, buldum!” derken ellerini havaya açmıştı. Kahkaha atıyor, yerinde zıplıyordu.

Vedat ufka bakıp döndü, Efşan’ın zıplamalarını kontrol altına alıp, hızlı hızlı konuşan kadını dinlerken teleskoptan baktı. Gülümseyerek doğrulup, “Bulmuşsun,” dedi.

Efşan elindeki kâğıdı ufka uzattı. “Şükürler olsun.”

Hemen o gün mühendisler gelip inceleme yapmış, arazi satın alınmış, bir ay içinde de inşaat başlamıştı. Tam da doğuma girdiği günle aynı gündü. Mücella Hanım gelinin heyecandan doğurduğuna söylense de vaktinin de gelmiş olduğunun farkındaydı.

Arazinin temeli kazılırken Efşan anne olmuştu. Oğlunu kucağına aldığında annesini anmış, gözlerinden hüzünlü taneler dökülmüştü. Simsiyah saçlarıyla kapalı minik gözleriyle sağlıklı bir erkek çocuğunun annesiydi.

Elinde kırmızı yakutlarla bezenmiş, gül motiflerinin can bulduğu tacı karısının başına taktı Vedat. “Yeni anneler kırmızı taç takarmış,” demiş alnından öperek oğlunu kucağına almıştı. Sevmenin başka, sonsuz bir boyutuna daha ihtişamla adım atmıştı Vedat. Oğluna bakan mavi gözleri buğuluydu ama gülümsüyordu. Kendisini izleyen karısına döndü. “Annesine sanki, saçlara bak.”

“Doğduğumda sarışın bir bebek olduğuma kim inanır. O pek belli olmuyor,” demişti Efşan. Biraz yana kayıp kocasını yanına çağırmıştı. Kucağında oğluyla yanına oturmuş, birlikte oğullarını ve gelecek günlerin güzelliğini konuşmuşlardı.

Akşama doğru Deli Seyit ilk torundan torununu gözleri nemli ama sonsuz bir mutlulukla kucağına almıştı. “Annen gibi asil, baban gibi yiğit, adını aldığın Halife kadar mert bir adam olasın Ali Han,” dedikten sonra adını kulağına ezanla okumuştu.

Bir yılın sonunda camii tamamlanmıştı. Dedesinin sözleri her gün kulaklarında yankı bulmuştu ve Efşan içindeki aşkla çalışıyordu. ‘Koca Sinan’ı mimar yapan diploması değil, içinde tutkuydu.’ Her bir motifi kendi seçiyor, tek bir noktanın bile değişmesine izin vermiyordu. Haftada bir gün ziyaret ediyor, iç mimarlarla her gün konuşuyor, her yapılanın fotoğrafını en ince ayrıntısına kadar inceliyordu.

İstanbul’un en büyük camisi unvanı almıştı, görkemine değinilmiyordu bile. Devasa bir kubbe, en tepeye bir yıldız kondurmuşlardı. Dev kubbenin etrafını daha küçükleri almış, bahçesini kaplayan kalın duvarlara küçük kubbeler yapılmıştı ve sekiz tane göklere uzanan dev minareleri vardı. Belki kimse fark edemiyordu ama camii ön tarafına doğru eğimliydi. Yükselen yeşil ışıklı minarelerin boyutları eğime göre tasarlanmış, hepsi eşit görünüyordu.

Efşan camiye bir şey gizlemişti. Önemli bir şey. Bunu bir reklamla, dergilere verdiği röportajlarla duyurmuştu. Gizemi bulan her kim olursa olsun on milyon Türk lirasının sahibi olacaktı. Gizemini noterde onaylatmıştı ve kim bulursa ona hediye edeceği on milyonluk çeki yazmış, banka hesabına bırakmıştı. Bunu duyan Türk mimarlar hem hediye para hem de bu heyecanlı arayış için caminin etrafını, içini her yerini arıyorlardı. Arayış başlayalı çok kısa bir zaman olmasına rağmen kimse bu zevke erişememişti.

Efşan, Ali Han adını verdiği camiyi devlete bağışlamıştı. Arazisinden en ufak taşına kadar üzerinde minnetle yaşadığı ülkesine hediye etmişti.

Vedat onunla gurur duyuyordu ve karısı kendisinin devlet için çalıştığını tam da camiyi devlete bağışladığı gün öğrenmişti. Buna çok da şaşırmamıştı Efşan, ama gurur duymuştu.

“İki vatanım var, biri ülkem biri sen,” demişti.

“Aynı topraklarda iki vatan olmaz.”

“Olur,” demişti Vedat. “Ülkem sınırlarım ama sen sınırları oluşturan toprağımsın. Toprağı olmayan vatanın sınırı olmaz.”

Bulunduğu konumu sonuna kadar kullanıp, Gülefşan Çelebi adıyla kendini duyurmuştu. Girdiği cemiyet hayatında uğraşlarıyla bir tık daha öne çıkmış, kadınları kendine benzetmişti. Şu an tüm cemiyet arkadaşları kendisi gibi hayır peşinde koşuyordu. Efşan onlara sinsice sırıtıp, “Aynen şekerim,” diyordu çünkü sırada yapacağı yetimhane vardı. Adını Periler Çocuk Yuvası koyacaktı.

Zamanının tamamını ailesi kaplıyordu ama onun beyni çark misali dönüyor, hayallerine giden yolda yapacaklarını sıraya diziyordu. Birkaç gün önce kendi evlerine geçmişlerdi. Bahçenin altını üstüne getirmişlerdi belki ama sonunda iki katlı kocaman bir ev yapabilmişlerdi. Arazinin içinde hâlâ bir evlik yer kalmıştı lâkin anneleri bunu istemiyordu.

İsterlerse büyük evde kalabilir, istemezlerse kendilerine başka bir ev alıp gidebilirlerdi, bunu söyleyip restini çekmişti Mücella Hanım. Bahar ve Ozan büyük evde aileyle yaşamayı canı gönülden istemişlerdi. Kardelen ve Okan büyük eve yakın bir arazide kendi evlerini yaptılar, orada yaşıyorlardı. Kardelen ve Mücella Hanım arasında tatlı ama tadının hiç aşılmaması, bu olduğu tonda kalması gereken bir çatışma vardı. Ayrı evler onları daha sağlıklı bir ilişkiye götürmüştü.

Hazan ve Vural’ın Ali Han’dan beş ay küçük bir kızları vardı ve Hazan tekrar hamileydi. Nazenin ile Korhan bebeklerini kucaklarına almak için gün sayıyorlardı. Peri bu çılgın bebek koleksiyonun arasında zıplayarak neşeyle dolaşıyor, hepsinin ablası olma konumuyla çenesi havada geziyordu. Bunu ona Mihriban öğretiyordu. Peri, büyük evde Mücella Hanım’ın kızı olarak kalmıştı ama iki evde de odası vardı ve akşama kadar iki evin arasında mekik dokuyordu.

Baharın ilk aylarıydı, yine kalabalık bir pazar kahvaltısı, sıcak güneşin altına kurulmuştu. Tepelerindeki tente güneşlik onları koruyor sayılırdı. Ali Han ve Peri yemeklerini yemiş, bahçenin bir köşesinde top oynuyorlardı. Peri tam bir ablaydı, Ali Han ona aba diyordu. On beş aylıktı, koşar adımlar atmaya çalışıyordu.

Hazan’ın kızı Sare bebek sandalyesinde çırpınıp duruyordu ki Vural kızını alıp çimenlerin üzerine bıraktı. Gülücükler saçan Sare emekleyerek Peri’nin yanına gidiyordu. Hazan gözleriyle kızını takip ediyordu. Vural onun için hem harika bir eş hem de eşsiz bir babaydı. Geçen onca yıla yanıyordu Hazan.

“Neler yaptın?” diye sordu Bahar, Mihriban’a.

On beş gün Karadeniz turu yapan Mihriban eve dün gece dönmüştü. Mihriban kollarını esnetip gülümsedi. “Neler neler… Karadeniz’in tüm sularına battım çıktım. Sümela Manastırı, fırtına, Ayder, hatta bir ara Gürcistan’a geçsek mi diye düşündük. Çok güzeldi.” Gözleri birini ararcasına boşluğa takılmıştı. İç çekti ve bu masadaki kadınların gözünden kaçmadı. Eltiler birbirlerine kaş göz işareti yaparak Mihriban’a dönmüşlerdi.

“Bulamadın mı bir laz uşağı?” dedi Kardelen.

“Yoo,” derken kabuğuna çekildi. “Ne lazı, ne uşağı? Gezdim geldim.”

“Doğru olanı yapmışsın kardeşim,” dedi Okan.

“En doğru olanı yapmışsın,” dedi Ozan.

“Okan… Bu kadar bencil olma,” dedi Kardelen.

“Ne dedim ki Kardelen?” dedi Okan. “Bulacaksa şurada,” derken elini etrafa açtı Okan. “Ne işi var tee Karadeniz de. Özleriz kızım.”

“Eh, o konuda haklısın,” dedi Kardelen.

Mihriban yengesi ve abisi arasında bakışıp duruyordu. Acaba nereliydi? Sormamıştı ki, nasıl sormamıştı hem de tam yedi gün boyunca gördüğü adama? Sahi nerede yaşıyordu? Geçen hafta bunların hiçbirini düşünmemişti. Sanki o yakışıklı adamı hayatı boyunca tanıyormuş gibiydi. “Ya of! Konu nereye geldi? Gittiğim yerleri anlatıyorum, dinleyin. Önce Ordu’dan başladık, Boztepe’den teleferikle indik…” diyerek yarım saat boyunca ailesi ağzına bakmıştı.

“Reis Yenge?” dedi Arif. Uzun zamandır Efşan’a ‘Reis Yenge’ diye hitap ediyordu.

Arif’in sesine Vedat ve Efşan dönmüştü. “Efendim Arif?” dedi Efşan.

“Dışarıda biri var, sizi görmek istiyor. Genç bir adam, caminin gizemiyle ilgili konuşacakmış. Bugün olmaz dedim ama bana gizemi çözdüğünü söyledi.”

Efşan ayağa fırlarken sandalyesi arkasına düşmüştü. “Vedat!” derken elini kalbine götürdü. “Çok heyecanlandım.”

“Evi nasıl bulmuş?” dedi Bahar.

Kardelen göz devirdi. “Google haritalarda bile var Bahar.”

“Pazar günü geldiğine göre gerçekten çözmüş olmalı,” diyen Vural da ayağa kalkmıştı.

“Bakalım,” derken Arif’e döndü. “Ön bahçeye al, geliyoruz. Üzerini arayın.”

Arif uzaklaşırken masanın tamamı kalkmıştı. “Buna şahitlik etmek hepimizin hakkı,” dedi Hazan. Bebekleri kucaklayan ön bahçeye yavaş yavaş yürürken Vedat ile Efşan önden hızla gitmişti.

Bahçedeki hasır koltuğa alınmış genç adama uzaktan baktılar. Elinde ince bir klasör vardı, önündeki cam sehpaya bırakıyordu. Etrafını inceleyen genç adam Efşan’la Vedat’ı görmüş ayağa kalkmıştı. Son derece beyefendi gülüşü ve duruşuyla gülümsemiş, başını da hafifçe eğmişti.

“Merhaba, hoş geldiniz,” dedi Efşan.

Vedat elini uzatmış, selam vermişti. Efşan heyecanla parlayan gözleriyle tekrar oturmasını işaret ederken adam, adını söylemişti ama Efşan ne duyduğuna emin değildi. Kulakları uğulduyordu, kanı fokurduyordu. “Gizemi çözdüğünüzü söylemişsiniz.”

Genç adam sehpaya bıraktığı karton klasörü alıp Efşan’a uzattı. “Eğer buysa, evet çözdüm.”

Elleri titreyen Efşan, adamın uzattığını alıp açtı. Karşısına çıkan A4 botundaki renkli fotoğrafla gözleri kocaman açıldı. “Allah’ım…” diyerek inledi. Lacivert bakışları genç adama döndü. “Bulmuşsunuz.”

Efşan’ın arkasını kuşatan aile halkı dosyaya bakıyordu. Aynı zamanda da genç adama hoş geldiniz diyorlardı.

“Sevindim.” Hafifçe gülümsedi. “Caminin etrafını drone ile bir ay boyunca tam şafak vakti denetledim.”

“Dışında olduğunu nasıl anladınız?” dedi Vedat.

Genç adam Vedat’a döndü. “Çünkü herkes içinde arıyordu. Saklananın dışında olduğunu düşündüm. Tepedeki yıldız da bana ilham verdi. Ayın tam ortasına geldiğimde bir ayrıntı daha çok ilham verdi. Gökyüzünden inen hilal ve yıldızın bir bağı olduğunu anladım. Her açıyı inceledim ve bu fotoğrafı buldum. Hilal gökten inerken, caminin tepesindeki yıldız Türk Bayrağını ifade ediyordu. Gerçekten bir sanat eseri, böyle bir düşünce… Tebrik ederim Efşan Hanım.”

“Bizim sizi tebrik etmemiz gerekir,” diyen sese döndüler. Mihriban, yedi gün boyunca her yerde karşısına çıkan adamı evinin bahçesinde görüyordu. Gözleri kısık ve arayış içindeydi. “Hamleleriniz zekice.”

“Evet,” dedi Efşan, sonsuz bir heyecanla. “Çok zekice, ben artık umudumu kaybetmeye başlamıştım ama şu an çok mutluyum. Teşekkür ederim. Yarın notere gidebiliriz.”

Genç adam Mihriban’a bakıyor, gözleri sakin bir deniz kadar ifadesiz duruyordu ki Efşan’a döndü. “Gerek yok. Benim adıma bir yere bağış yapabilirsiniz. Benim için güzel bir deneyimdi, her anından zevk aldım.”

“Olmaz! Ben sözümü tutacağım, gerisi size kalacak. İstiyorsanız siz bağış yaparsınız. Basın da bunu duymalı, yoksa ardımdan asılsız sözler çıkar üzülürüm.”

“O zaman olur, kimseyi zan altında bırakmak istemem.”

“Pardon, ben heyecandan adınızı unuttum,” dedi Efşan.

Genç adam hafifçe gülümsedi. “Demirhan, Demirhan Yiğitoğlu.”

                                                                    ***

Bir bahar akşamıydı, pencereler açıktı ve hafif bir meltem evin içini sarmıştı. Televizyonun karşısında olan geniş koltuğa oturmuştu Vedat. Doğduğunda simsiyah saçları olan oğlu şu an tam bir kumraldı ve mavinin farklı bir tonunda gözleri vardı. Ne annesininki kadar lacivert ne kendisininki kadar açıktı. Mihriban yeğenine bakıp, “Çelebi ortak yapımları gururla sunar,” diyordu. Göğsünde uyuyan oğlunu saçlarından öptüğünde Efşan ince bir battaniyeyi Ali Han’ın üzerine örtüyordu.

“Yerine mi yatırsak?”

Üç günü yurtdışında geçiren ve ailesine hasret kalan Vedat başını olumsuz anlamda salladı. “Kalsın.”

Vedat’ın yanına oturup kumandayı eline aldı. Aradan geçen iki senenin sonunda Yalçın’ın kendilerine bıraktığı videoyu izlemeye karar vermişlerdi. Vedat dahi izlememişti, video açılmadan hemen önce geçen yazıyı okumuştu zamanında. “Bu sizin için Vedat…” Yazısıyla o günden sonra hiç açılmamıştı. Şu ana dek…

Genç ve yakışıklı adamın gülen yüzü belirdiğinde ikisinin de yüreğinden bir ürperti gelip geçti. Günler, haftalar ve aylar gelip geçiyordu ama Yalçın o anki kadar acı geliyordu her ikisine de. Oğlunun üzerinde olan kolunu oynatıp küçük bedeni okşadı Vedat. Efşan kocasının kolunun altına sığındı.

“Alexandre Dumas demiş ki, ‘Beklemek ve umut etmek…’ Ben de diyorum ki neyi ve kimi? Yeni bir hayatı mı yoksa yeni bir aşkı mı? Başka bir insan olmayı mı yoksa yeniden doğmayı mı? Bunların hepsi umudun dışında şeyler, en azından benim için. Aklı başında insanlar umut eder, sabır eder belki bir gün o çok istediği hayata kavuşur. Ama aklım başımda değil. Önce gözlerimi kör eden bir kadının güzelliğine vuruldum daha sonra rüyalarımın beni kandırmasıyla bir hayale tutundum ama en sonunda o kadını başucumda buldum. Her an her saniye benimle, gece uyurken saçlarımı okşuyor, sabah bana günaydın diyor ve bir an sonra kayboluyor. Etrafıma bakınıp onu bulamıyorum. O kadın Efşan değil, benim kurduğum ve canlılık kazanan ama sadece bana özel bir hayal.”

O kadar canlı ki Yalçın, sanki ölmemiş gibi. Karşılarında oturuyor, konuşuyor gibiydi. Ekrana bakan genç adam başını eğiyor ve devam ediyor.

“Ben deliriyorum. Aklımı kaçırıyorum. Bunları nasıl düşündüğümü bile bilmiyorum ama şu an o kadın yanımda yok. Sürekli geliyor çünkü ben onu arzuluyorum. Tıpkı senin gibi bakıyor Efşan, senin gibi gülümsüyor. Deliren biri olmaktansa ölmeyi tercih ederim, ediyorum. Ölümüm sizinle ilgisi yok, ben aklımı kaçırıyorum.

Seni bir kardeş gibi sevdim Vedat. Kan değil, can bağımız vardı. Vural ve sen yolunuza giderken beni de alın diyemeyecek kadar imkânsızlıkta sallanıyordum. Sana yaklaşamıyordum, dostun olamıyordum ve en iyisinin gerçek bir düşman olmasına karar verdim. Senin gözlerindeki merhamete ihtiyacım vardı. Sen benim en iyi tarafımdın ve artık yoktun. Kıskanıyordum seni, her şeyini. Belki kardeşçe belki düşmanca, seçemiyorum. Düşmanın gibi görünsem de bil ki hep arkandaydım. Sena’yı ben öldürttüm. Senin iyiliğin içindi, üzgün değilim.

Sonra bir gün Efşan çıkıp geldi. Öyle güzeldi ki seni yine kıskandım ve bu kez çok ciddiydim. Efşan… Vedat’ın gözlerindeki iyiliğe vuruldun sen, merhamete, sınırsız güvene ve büyük aşkına. Vedat… Bunu anladığımda seni daha fazla kıskandım çünkü bende merhametin zerresi bile yok. Yine de çok istedim, bir çıkar yolum olur dedim ama sonunda aklımı kaçırdım. Bu gelgitler bitmeyecek, bir gün elleri kolları bağlanmış bir deli olmak istemiyorum.

Bu videoyu izledikten sonra birbirinize dönün ve gülümseyin. Bir kahve için, sevgi sözcükleri mırıldanın, mutlu olun.

İkinizi de çok sevdim. Efşan… Sana bir erkeğin tüm aşkıyla bağlandım. Vedat… Seni bir dostun tüm samimiyetiyle sevdim. Affedin, beni unutmayın.”

“Keşke biraz da kendini sevseydin…” diye mırıldandı Vedat.

“Ölmek istemesinin ardında aklını kaçırıyor olmasını hiç düşünmemiştim. Kendi iyiliği için yaptı. Ama demekten kendimi alamıyorum, Vedat.”

Oğlunun gür, kumral saçlarını koklayıp öptü Vedat. Kolunu iyice sardı, kaybetmekten korkarcasına. Başını Efşan’a çevirdi, çenesi omuzunda duruyordu. Lacivert gözlerde keşkeler asılıydı. Keşke ölmeseydi, keşke uzakta ama nefes alıyor olsaydı… Kadının kapalı dudaklarına bir buse bırakıp kolunu çekti. “Biz kader değiliz Gülefşan. Allah der ki, ‘Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.’ İsra Suresi, 13. Ayet. Seninle bir yolun iki yolcusu olarak kaderimize şekil verdik. Bunu istese kendisi de yapabilirdi, yapmadı. Ama onu özlüyorum, bu da ölümün en keskin yüzü.” Kalkıp oğlunu iki koluyla sardı. “Ben Ali Han’ı yatağına yatırayım sen de birer kahve yap. Bu da ona son görevimiz olsun.”

İç çekerek doğruldu, “Tamam Reis,” dedi ve mutfağa ilerledi. Dakikalar sonra tepsiyi orta sehpaya bıraktı. Vedat salonlarını süsleyen ve ikisinin de dinlerken aşka geldikleri, birbirlerine olan sevgilerini anlattıkları parçanın cızırtılı sesi salonu kapladı.

Zeki Tunca’nın gülü susuz bırakmam parçasının her bir notası Efşan’ın kalbine iniyordu. Vedat’ın yoğun bakışları hayatı boyunca arayacağı tek şeydi. Pikabın yanındaki iki berjere karşılıklı oturup kahvelerine uzandılar.

“Ne yaptın ben yokken?”

“Hiç, dışarı çıkmadım. Ruken geldi, emzirmeyi bıraktığım için çok mutlu.” Kahkaha attı. “Artık ona eşlik edeceğim için benden daha mutlu. Sabaha karşı dört gibi gitti, sabaha kadar nargile içtik. Nasıl özlemişim…”

“Desene kaçırdım elma kokusunu,” derken çapkınca gülümsüyordu. “Yarın gece birlikte içelim.”

Efşan kocasına göz kırptı. “İçeriz. Sen ne yaptın?”

Vedat sırıtarak başını yana eğdi. “Bunu cidden merak ediyor musun?”

“Hayır, tahmin ediyorum.” Gülümsediğinde kocasını da gülümsetiyordu ve Vedat’ın o derin gamzelerini izliyordu. Aynı gamzelerden Ali Han’ın da vardı ve küçük bebeğe bakmalara doyulmuyordu. Kahveleri bitince ayağa kalkıp elini uzattı.

Efşan hiç düşünmeden tutup kalktı. En sevdikleri parçaya eşlik etmeye başladılar. Karısına yakından bakıyor, etrafını sarmış gül kokularını içine çekiyordu.

“İstediğimiz güller geldi, dikmek için seni bekledim.”

Ellerini Efşan’ın siyah saçlarında gezdiriyordu. Bakışları bir gözlerinde bir yüzünde geziniyordu. “Dikelim. Solmasınlar. Sen su verirsin ben severim. Biz yaşadıkça ne aşkımız ne de güllerimiz solmayacak…” 

                                                    SON

Exit mobile version